Biz kadınlar; yolda giderken, otobüsteyken, bir yabancının bakışlarını dakikalarca üzerimizde hissetmemizle, bedenimizde hissettiğimiz ellerle, yöneltilen taciz içerikli sözlerle, tecavüzün ön provası olan küfürlerle, doğal zannettiğimiz fakat aslında çok aşağılayıcı olan kelimelerle, kadın mı kız mı olduğumuzun sorgulanmasıyla, yediğimiz dayaklarla, her gün geçtiğimiz yolların bizlere şüpheci tınılar fısıldamasıyla her an her yerde şiddet, taciz ve tecavüzün yaşamımızı tehdit ettiğini hissetmekteyiz.

Evde, okulda, işyerinde, sokaklarda, her alanda; uyurken, yürürken, çalışırken her an baba, erkek kardeş, sevgili, eski sevgili, koca, eski koca, patron şiddetiyle karşılaşıyor, bütün yaşam alanlarımızın ataerkinin kuşatmasında olduğu erkek dünyada öldürülüyoruz.

Kadınların şiddet çeşitlerinden en az birine uğrama oranı yüzde 97 olarak tespit edilen, kadın cinayetlerinin katliam boyutuna vardığı Türkiye’de; her 48 saatte 2 kadın “kadın” olduğu için öldürülmektedir. Kadına yönelik şiddet, taciz ve tecavüz sistematik olarak sürerken, hukuk erkekten ve erkek egemen sistemden yana işlemekte, yasalar erkekleri korumaktadır.

Şiddete ve tecavüze uğrayan kişinin bunu dile getirme sürecinden sonra ise savcısından hakimine çok sıkı şekilde kurulan bir erkek dayanışması ile karşı karşıya kalıyor; tacizin, tecavüzün, şiddetin bu erkek dayanışmasıyla meşrulaştırıldığını görüyoruz. Bir taraftan “Neden bağırmadın?”, “Sarhoş muydun?”, “Ne giymiştin?”, “İstemediğini söyledin mi?”, “Karşı koydun mu?” diye soran savcılar, diğer taraftan tecavüzcüyü savunan avukatlar kadının yaşamış olduğu travmayı yeniden üretmekte; kadının oturuşu, kalkışı, gülüşü, susuşu, kıyafeti, duruşu suça neden olarak görülmektedir.

Öte yandan kadın düşmanlığı iliklerine kadar işlenmiş olan adalet sistemi alay eder gibi katillere, tecavüzcülere “tasarlayarak öldürme” suçu olmadığına hükmetmekte, “iyi hal indirimi” uygulamaktadır. Böyle gerekçeler/indirimlerle erkeklere “öldürme hakkı” verilmekte, kadın cinayetlerini besleyip, onaylayıp ve önlenemez kılmaktadır. Devletin hiçbir kurumu ise bu konuyla ilgili bir düzenleme yapmamaktadır. Hatta kocasının, abisinin, babasının, sevgilisinin şiddetine maruz kaldığından savcılığa başvurup koruma isteyen ve bu talebi dikkate alınmayıp öldürülen kadınların yerlerini her gün yenilerinin alması Türkiye gerçeklerini gözler önüne sermektedir.

Kadına yönelik şiddete karşı yetkili kurumlar, bu şiddete karşı bir çözüm üretmedikçe suçun da bir parçası olup koruduğu katil kadar katil, koruduğu tacizci kadar tacizci, koruduğu tecavüzcü kadar tecavüzcü olmayı sürdürmektedir.

Tüm bunlar olurken medya, patriarkanın bekçiliğini yapmayı elden bırakmamakta, azmettirici tarafın kadın olması üzerinden başlıklar atmaktan, haberler yapmaktan vazgeçmemektedir. Yargının da “tahrik indirimi”ni kullanarak erkeğin cezasında indirim yapması, medyadaki aklama çabalarına zemin oluşturmaktadır.

Belediye otobüsünde “şort giyenler ölmeli” ifadelerinin ardından şort giydiği için tekmeli saldırıya uğrayan Ayşegül Terzi’nin, parkta yürüyüş yaparken saldırıya uğrayan Ebru Tireli’nin saldırganlarının, Watsons’ta çırılçıplak arama yaparak 17 yaşında bir çocuğu taciz edenlerin, sokak ortasında kadınlara tecavüz edenlerin, öldürenlerin kimlerden ve ne şekilde güç aldığını biliyoruz. Suçlular; katilleri, tecavüzcüleri serbest bırakanlar, insanlık sınırlarını zorlayan önergeyle tecavüzü meşrulaştırmayı, masumlaştırmayı, AKlamayı amaçlayanlardır.

Geçtiğimiz günlerde ise bir kız kardeşimizi daha, Senem’i uğurladık aramızdan. Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü içerisindeki öğrenci yurdunda odaya giren arkadaşı tarafından kendini ranzaya asmış halde bulundu Senem.

Senem’in ve ondan 2 yaş küçük olan kardeşinin, babalarının cinsel istismarına uğradıkları ortaya çıktı. Yaşadığı travmanın izlerini bir türlü üzerinden atamayan Senem B. önceki gün yaşamına son verdi” diye özetledi gazeteler.

Olay 2012 yılında Senem’den 2 yaş küçük, o dönem 16 yaşında olan kız kardeşinin vücudundaki morlukları, öğretmeninin fark etmesiyle ortaya çıkıyor. Babasının tacizine uğradığını, cinsel işkence gördüğünü, üstelik buna annesinin de katıldığını, aynı şeylerin ablasına da yapıldığını anlatması üzerine evde arama yapan polisler; 100 kadar CD, kırbaç, seks oyuncakları buluyor. CD’lerde ise şiddet dolu görüntüler olduğu ortaya çıkıyor.

Senem’e 6 yıl, küçük kardeş’e 3 yıl boyunca işkence ve tecavüz eden baba ile “Beni öldürür diye şikayette bulunmadım” diyen anne, cinsel istismar suçundan tutuklanarak cezaevine gönderilirken iki genç kız da devlet korumasına alınıyor. Biyoloji öğretmenliği kazanarak İstanbul’a giden Senem, aradan 4 yıl geçtikten sonra kaldığı yurtta kendini ranzaya asmış halde bulunuyor.

Aradan geçen yıllarda hayata yeniden tutunmaya çalışırken ne yaşadığını, hayatını alt üst ederek, yüreğinde silinmeyecek derin izler bırakan olayın travmasının yanı sıra onu daha fazla yaşamak istememeye, hayatını sonlandırmaya iten başka olayın olup olmadığını bilemeyeceğiz. Bildiğimiz, ölümünün sorumlusunun bir baba (!) olduğudur.

İntihar diye geçen ama aslında “cinayet” olan kim bilir kaçıncı uğurlayış bu. Eksilerek; çok tanıdık olan acı içinde, hüzün içinde, öfke içinde eksilmek… Uğurlamak…

Sana ve katledilen diğer bütün kadınlara sözümüz olsun ki Senem, daha fazla eksilmemek için, seslerimizi ve ellerimizi birleştirip mücadelemize devam edeceğiz!

Hoşçakal kız kardeşim!

Hazırlayan: Cansu Eskiocak