“Sizin bu kendinizden fazlasıyla emin hallerinizin sebebi nedir Müşfik Bey? 

“Peki siz Meral Hanım neden böyle kuşkucu ve güvensizsiniz?”

“Serüvenciler dostum önce kalbinizi çalar sonra da sizi kalpsiz olmakla suçlarlar.”

Beykoz’da bir akşamüstü gün batarken Müşfik’le Meral Hanım aralarında geçen bu konuşmalardan sonra beni ancak fark ettiler. Müşfik’le çocukluk arkadaşıydık. Yıllar ellekten akan un hafifliğinde geçmişti. Müşfik sandalyesini Meral Hanım’ın yanına çekti. İki yanında iki sevdiği insanın olmasının mutluluğuyla gözlerini bir süre üstümüzde gezdirdi. Bir kolunu omzuma atıp, beni Meral Hanım’a takdim etti. Tanıştığımıza memnun olmuştuk. Uzun yıllara dayanan dostluğumuzun bahsi geçtiği sırada konuşmalardan belliydi ki Müşfik benden daha önce pek çok kez bahsetmişti. Konu bir yerde hiç istemesem de döndü dolaştı Tuğba’yla ilişkimize geldi. Maalesef ki bitmişti.

Müşfik, zembereği boşalmış bir saat gibi paketindeki son sigarayı bitirene dek bizim neden iyi bir çift olamadığımızı anlattı. Buraya gelmeden önce içimdeki ayrılık acısını şehrin tüm sokaklarına saçmak istiyordum. Oysa onları gördüğümden beri Meral Hanım’ın yüzündeki bir şey beni kendine çekmekte ısrar ediyordu. Burada yüzlerce yıllık gölgesini masalara bir örtü gibi bırakan çınarın yaprakları altında söylediklerini sessizce dinliyor olmamın sebebi de aslında buydu. Müşfik, konuşmaya sigarasız daha fazla devam edemeyeceğini anlayınca kalktı. Caddenin herhangi bir cumartesi giydiği kalabalığa karıştı. 

Bir süre elimi ayağımı nereye koyacağımı bilmeden suskun durdum. Beykoz’un aslan parçası kedilerinden biri gelip, kucağıma sıçramasa belki de Müşfik gelene kadar durgun bir su misali otururdum. Birden bir kahkaha koyuverdi. “Şuan neye güldüğümü bile inan bilmiyorum. Galiba sinirlerim bozuldu. Hata yaptım. Hem de ne hata… Onu hayatıma aldım… Her meselede haklı, her şeyi bilen, her zaman karşısındakini görmeden sadece kendi gözleriyle bakan bir beyzade, iki saattir sanki sen değil de o yaşamış gibi sana seni anlatıp duruyor. Bana da her zaman aynısını yapar biliyor musun? Artık gerçeği görmesini o kadar isterdim ki!”

Müşfik’in kendinden emin halleriyle sakalını, bıyığını sıvazlayışı geldi gözümün önüne ardından Meral Hanım’ın hülyalı bakışlarına daldım. Müşfik gamzelerinde eridi kayboldu. Ben de sanki gözlerine düştüm, boğuluyordum da can simidi misali çayıma tutundum. Ardından yıllardır en vefalı dostlarımdan biri olan Müşfik’le ilgili uzun bir tirad misali pek çok şey atıp tuttum. Müşfik söylediklerimi duysa belki utancımdan kahrolurdum. Oysa Meral Hanım, söylediklerimi dinliyor muydu yoksa aklı başka bir yerde mi geziyordu anlamam mümkün değildi. Köşede Müşfik’i görünce:  

“Geliyor.” dedi. Sanki beni suçüstü yakalanmaktan alıkoymak isteğindeydi. Cürmümü gizlemeye çalışmasının aramızda bir suç ortaklığı yarattığı fikrine kapıldım. “Akşam Mülayim’in Meyhanesi’nde fasıl varmış. Pek de severim fasılı.” diye devam etti. Ah, sesi kulağıma nasıl da efsunlu gelmişti. 

Müşfik geldiğinde bendeki tuhaflığı yoracak kendince nedenleri bir bir masaya yatırıyor. Hepsini ameliyat masasındaki doktor titizliğiyle kesip, biçtikten sonra tedavisinde başarılı olmuş bir cerrah keskinliğiyle dikiyordu. Suskun dinliyor, gecenin bir yorgan misali serildiği caddenin ışıltılı lambalarının parlaklığında Meral Hanım’ın aklından geçenleri anlamaya çalışıyordum. Sanki bu durgunlukta gelgit misali birbirimize çekiliyorduk ya da ben, her şeyi boş verip buna inanmak istiyordum.

Birer kahve söyledik. Ömrümde ilk defa sade kahve yudumladım. Acıydı, sertti ama buna değerdi. Kahveleri söylerken, “bize iki sade, bir de şekerli,” derken, sanki gizli ittifakımızı taçlandırıyordum. Bu oyunun ebesi Müşfik’ti ve beni yakalaması mümkün değildi. Bu arada, o moralimin bozuk olduğunu düşündüğünden üçümüze çılgın öneriler sunuyordu. Meral Hanım önerilerini reddediyor. Ben de ondan sonra hepsine bir bahane buluyordum. Bir ara aklına takılmış gibi “yahu sen kahveyi şekerli içmez miydin?” diye sordu. “Yo,” dedim kendimden emin. “Kahve şekerli içilir mi? Ne o öyle lokum mu yiyoruz? Kahve mi içiyoruz?” Meral Hanım ben bunları söylerken başıyla onaylıyordu. O onayladıkça, tahtaya kalkmış ve öğretmeninden aferin almış bir çocuğu andırdığımı sanıyorum. Müşfik anlayamadığım bir ifadeyle yüzüme baktı sonra da tuvalete gitmek için iznimizi isteyip masadan kalktı. Bir süre kurulmadan unutulmuş bir saat gibi sessizce durduk. Biz böyle durdukça ben, Meral Hanım’dan yayılan râhiyaya çekiliyordum. 

Nasıl oldu bilmiyorum Müşfik’in lavaboda ellerini yıkadığını gördüğüm sıraydı damdan düşer gibi soruverdim.

“Müşfik’i ekip, Mülayim’in Meyhanesi’ne gidelim mi?”

“Olur.” dedi. Hayatımı değiştiren bu tek sözcüktü. Müşfik kırk yıllık dostumdu. Masaya geldikten sonra da beni ayrılık acımla yalnız bırakmak istemediğinden ardı ardına davetlerini sıralamaya devam etti. Okulu kıran çocuklara benziyorduk Meral’le, önce o bir bahane buldu kalktı masadan ardından ben başımın ağrıdığını bahane edip güya evin yolunu tuttum. Biraz dolaşıp vakit öldürdükten sonra meyhaneye uzandım.

Mülayim’in Meyhane’sinde masalara Meral’i görmek için bakarken Müşfik’le göz göze geldik. Onun burada ne işi vardı? Yüzüme yerleştirdiğim bir mahcubiyetle yanına gittim.

“Meral haklıymış. Kırk yıllık dostluğumuzun değeri bir göz süzmesiymiş.” dedi. Kadehini masaya vurdu. Büyük bir yudum aldı. Kalktı, gitti. Ardından gitsem ne diyebilirdim? Uzun uzun boş kalan sandalyeye baktım. İtiraf etmeliyim ki sadece karşımda Meral’in olmayışına yandım.