“Güzelliğin On Par’ etmez” filmiyle, 2012 yılında kendini duyuran yönetmen Hüseyin Tabak, 7 yıldır üzerinde çalıştığı “Çirkin Kral’ın Efsanesi” filmiyle festivallerde izleyiciyle buluşmaya başladı. İlk olarak Toronto Film Festivali’nde gösterilen belgesel, yurtiçinde lk gösterimini İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştirdi.

Ardından Hüseyin Tabak’ın Yılmaz Güney belgeseli “Çirkin Kral’ın Efsanesi” Kino 2018: Alman Filmleri Türkiye’de seçkisinde 29. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında gösterildi. Ve biz de Hüseyin Tabak ile festival kapsamındaki gösterimi sonrası bir araya geldik. Samimi ve hoş sohbetiyle Hüseyin Tabak, “Çirkin Kral’ın Efsanesi” belgeselini anlatıyor…

“Yılmaz Güney’in hayatını, kendi hayatıma çok benzettim.”

2012’de “Güzelliğin On Par’ etmez” filmi ile büyük övgüler almıştın. O filmin sürecinden sonra Hüseyin Tabak sinemaya neden uzun bir ara verdi, bu arada projeler mi gelişiyordu?

Ben Yılmaz Güney projesine 2010’da başlamıştım. Ve bu uzun süre içerisinde “Çirkin Kral’ın Efsanesi” projesi için çalışmalarım devam ediyordu. 2012 yılında Güzelliğin On Par’ etmez’in festival ve vizyon sürecini sürdürdükten sonra, 2013 yılında “Çirkin Kral’ın Efsanesi” nin çekimleri başladı. 2 yıl araştırma süreci, 5 yıl da çekimler sürdü.

Yılmaz Güney’i konu alan belgeseli çekme fikri ilk olarak nasıl doğdu?

Sinemaya ilgim başladığında, Charlie Chaplin ile ilgili araştırmalar yapıyordum. Çünkü sinemanın ilk yıllarını merak ediyordum ve onun filmlerine de hayrandım. Kendi kültürümden de birini araştırmak istediğimde, Yılmaz Güney ile karşılaştım. Yılmaz Güney filmlerini, çocukluğumda izlemeye başlamıştım. Ailemde herkes Yılmaz Güney’in oynadığı filmleri izlerdi. Ayrıca oynamadığı ve sadece yönettiği filmleri de izliyorduk. Yılmaz Güney’in yaşadığı hikayeleri araştırırken onun hikayesi, ailemin hikayesine ve bizim yaşadıklarımıza da çok yakın geldi. O anda Yılmaz Güney’in hayatını ve sinemacı yönünü araştırmaya karar verdim.
2 yıllık bir araştırma sürecimiz vardı, çünkü Yılmaz Güney hakkında kapsamlı bir çalışma yapmak istiyorduk. Tabi bu dönem finansal olarak da bir süreç başlamıştı. Ve bu uzun süreç içerisinde, bir şekilde bu belgesel ortaya çıktı ve izleyicisiyle buluşmaya başladı.

“Bizim amacımız, kalıcı bir belgesel yapmaktı.”

2013 yılında kaybettiğimiz Tuncel Kurtiz ile 2016 yılında kaybettiğimiz Tarık Akan da bu belgeselde yer alıyor. Onların olması nasıl bir his?

Bu filmin yapımı sürecinde Tuncel Kurtiz ve Tarık Akan’ı kaybettik. Filmde olamayan Vedat Türkali ile de çekim yapmıştık, onu da kaybettik. Birçoğu bana arşiv olarak da kaldı, filmde olanlar da güzel bir anı olarak yer alıyor. Hatta Tuncel Kurtiz o dönem bir proje planlıyordu ve çekimlerini gerçekleştiriyordu, fakat yapamadı.

Çekim ve yapım süreci nasıl ilerledi filmin?

Almanya’da 6 yere başvuru yaptık, 1 tane yerden destek aldık. Avusturya’da okuduğum için orada bilinirliğim yüksekti ve 3 yerden destek aldık. Bir yandan yapımcım Mehmet Aktaş, bu proje için varını yoğunu ortaya koydu. Çok borçlanmış olsak da insan böyle bir şeyi ortaya çıkardığında çok da umurunda olmuyor. Bizim amacımız kalıcı bir belgesel yapmaktı. Her yönetmen kalıcı bir film yapmak ister ama kalıcı olması zordur, çünkü insanlar gidiyor, hayat değişiyor ve zaman farklılaşıyor. Birçok şey göze alarak bu belgeseli gerçekleştirdik.

Senin için Yılmaz Güney ne anlama geliyor? Filmin yapım sürecinden sonra ona daha yaklaştığınızı hissediyor musun?

Yılmaz Güney’i anlamak için, filmlerini izlemek ve kitaplarını okumak lazım. Bir sanatçı olarak bunu yapmak çok daha farklı ama tabi ki. Yılmaz Güney’e yaklaştığımı hissettiğim ilk an, kardeşi Leyla Demirezen ile tanıştığım zamandı. Leyla Demirezen’e hala diyorum ve onu halam gibi görüyorum. Aramızda bir güven ilişkisi oluştu ve bana kapısını açtı. Kimseyle konuşmadığı bir dönemdi, sadece bizimle konuştu ve bu bana çok güç verdi. Leyla hala anlattıkça, Yılmaz hoca ile aralarındaki güçlü bağı anladım. Kurguda bu projeyi izlettiğim tek kişi de kendisidir. İki farklı versiyonunu izlettim ve içine sinmeyen bir şey varsa çıkartacağım dedim. Birbirimize çok güvendik ve onun da içine sinebileceği bir belgesel olsun istedim.

“İzleyici Yılmaz Güney’den önce Yılmaz Pütün’ü anlamalı.”

Sanırım Yılmaz Güney hakkında bilgi sahibi olunmayan bilgiler de var belgeselde…

Evet bilinmeyen bilgileri de var. Ama Yılmaz Güney’i anlatmaya 2 saat yetmiyor hakikaten, derine girince daha çok hikâye çıkıyor. Aile hikayesine çok giren film, Yılmaz Güney’in kardeşine, annesine dokunuyor. Onların gözünden Yılmaz Güney’den çok Yılmaz Pütün’ü görüyoruz ve o daha çok ön planda. İzleyenlerin Yılmaz Güney’den önce Yılmaz Pütün’ü anlaması lazım bence. Yılmaz Güney’in hikayesi, daha önce bu kadar çok derinlemesine yapılmamıştı, sahne sahne geçiliyordu. Hayatında çok şey yaşamış biri ve araştırılması da zor. Ama bu yaşananların arka planında ne var, bu da önemli.

Dünya prömiyerini Yılmaz Güney’in 33. ölüm yıl dönümünde Toronto Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Yurtdışındaki ilk festival süreci nasıl geçti?

Yurtdışında filme ilgi çok büyüktü. Yılmaz Güney’in eski sinemacılar arasında değerli bir isim olduğu da biliniyor tabi ki. Geçtiğimiz haftalarda Avusturya’da, neredeyse 700 kişilik salonda önce belgesel, daha sonra Sürü filmi izlendi. Ben buna çok mutlu oldum. Çünkü bu belgeselin amaçlarından bir tanesi de, Yılmaz Güney filmlerinin yeniden gösterilmesi ve kitaplarının yeniden satılmasıydı.

“Bu dönemde filmi yapsaydık, kesinlikle aynı film olmazdı.”

Türkiye’de de 37. İstanbul Film Festivali, ardından da 29. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Kino 2018 Alman Filmleri kapsamında gösterildi. Kendi ülkesinde nasıl geçiyor filmin festival süreci?

Türkiye’de Yılmaz Güney’in bir kimliği ve kendi dönemi içerisinde siyasi duruşu var. Bu belgeseli Barış süreci döneminde gerçekleştirdik. Bu dönemlerde yapsak, belki de birçok kişi konuşmak istemezdi. Bu dönemde filmi yapsaydık, kesinlikle aynı film olmazdı. İstanbul’daki ilk gösterim öncesi, insanların tepkisi konusunda tereddütte kaldım. Yılmaz Güney’i bu dönemde hatırlatmak lazım diye düşündüm. Şu ana kadar her şey yolunda gitti.

29. Ankara Uluslararası Film Festivali hakkında neler demek istersin?

Ankara Film Festivali’ni çok seviyorum, çünkü çok samimi bir ortamı var. 2012’de önceki filmim Güzelliğin On Par’etmez’ ile buraya gelmiştik ve o zaman da çok keyifliydi. Burada olmayı çok seviyorum, her zaman güler yüzlü bir ekibi var. Salonların dolu olması, halkın festivale ilgi göstermesi de çok güzel bir şey.

Belgesel vizyona girecek mi?

Eylül 2018’de vizyona girmesini planlıyoruz. Nar Film çıkaracak. Özcan Alper ve Soner Alper de bu filme destek oldular. Filmin iyi sinemalarda izleyicisiyle buluşması önemli.

Yeni projeler var mı?

Geçen yıl “Çingene Kraliçesi” adında yeni bir film çektim. O da yakın zamanda izleyiciyle buluşacak.