İnsan nereye gider? Peki insan nerede durur en sonunda? Yanlış ve yanlış. Soru da yanlış, akıllara gelen cevaplar da. Yola çıktığımız vakit, vakti zamanında kör bir Aşık’ın dediği gibi; yürüdüm aynı zamanda, ne soru sormaya dermanımız ne o soruların cevapları ne de bulduklarımızın geçmişi süpürecek kadar güçlü sesleri olur elimizde.

Yolda olmak başlı başına devrimdir; sadece iki veya dört ayak değil bütün bir yürek koyulur ortaya, işte o vakit başlar yol. İnsan seksen yılını o yolda harcar da yine de bir cevapla gelmez son kapının karşısına. Yol uzun, vakit kısa gibidir derler ermişler, ermemişler, erdiklerinin farkına varmamış yaşlılar, çoktan ermişliğini ilan etmiş ergenler.

Öyle değil oysa; vakit tam olması gerektiği kadardır, küçücük bir tomurcuğun, senin benim yürürken o kaldırımın kenarında gözümüze ilişmeyen küçücük tomurcuğun bir çiçek olmak için bir baharlık vakti var mesela; pazarlıkla isyanla harcayacak zamanı yok onun, sen ben göremesek de o çiçek olmaya gelmiş buraya. Sesi çıkmıyor diye konuşmuyor mu, ağlamıyor mu? Elbet solup giderken de elveda demek için arkasına bakacak bir sonbaharda ben elimde kahveyle önünden geçerken. Senin bakmaya tenezzül etmediğin bir yol kenarında bir ömür geldi, yeşerdi ve yitti gitti. Yani vakit elbet yeter de artar bile sen yaşamayı kafana koyduysan. Koskoca bir çocuk gülüşlü yürek, demir parmaklıklar ardında hâlâ okunan şiirler yazdıysa ve orada yaşadıysa inadına vakit elbet yeter.

Kayboluyoruz hayatta, onun kendince yarattığı akışta, inatlarımızda, korkularımızda. Saatlerimiz var ama tam olarak neye yetişiyoruz? Kimden kaçıyoruz? Esas sorular bunlar belki de; korkularımız farkında olmadan yaşamdan bizi sessizce ayırıyor, etin kemikten ayrılması gibi. Saatleri sayıyoruz çabucak ölmek için. Ölmekte bir sorun yok zaten, mesele ölmeye doğulan bu yolda kirlenmeden durmayı amaçlıyoruz; korkularımıza bütün geleceğimizi, sahip olduğumuz belki de en değerli şeyi ruhumuzu veriyoruz ve her sabah biraz daha ölüyoruz boş hayatlarımızın içinde. Sahip olduğumuz hiçbir şey bizimle öbür tarafa gelmeyecek olmasına rağmen onlara sımsıkı sarılıyoruz ve nefes alıyoruz oysa aldığımız nefesin kaç katını ödüyoruz bu hayata bedel olarak.

Hep yanlış sorularda kalıyor aklımız dolayısıyla cevapların da bize, gerçek bize, içimizdeki hakikate bir faydası dokunmuyor. Oysa kıyafetimizi, derimizi, çıkaracaklar üzerimizden belki yarın belki kırk yıl sonra ama mutlaka çıkacak o kılıf; ve geriye kalan o şeyle o korkutucu şeyle ne yapacağımızı hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Çünkü bir televizyona bakmak, o korkutucu şeye, ruhumuza, hakikate bakmaktan çok daha kolay oldu.

Yol bizi kandırdı bunu anladığımızda elimizde ruhumuz boşlukta geçmek bilmeyen saatlerden birinde asılı kalacağız ve sonra belki yeni baştan bu cehenneme geleceğiz. Belki yine aynı soru sorulacak bize bu defa rengi farklı dili başka bedenlerimizde. Belki yine aynı yanlış cevapta ısrarcı olacağız, belki içeriden aynı ruhumuz bağıracak bize yol boyu duy beni bu defa diye, bir ihtimal gaipten gelecek bu sesler bize geri döneceğiz televizyonun başına. Aynı döngüde kavrulup gidiyoruzdur belkide yüzyıllardır. Yoksa bu kadar tanıdık gelir mi başka kıtadaki ölümün gözyaşı bize? Aynı mutlululuk başka coğrafyada yaşanırken de gülüyorsa insan; gerçekten o kadar mı farklıyız sahiden? Olamaz mı ortak bir ruhun evrendeki yansımaları bu kadar beden? Tanrı da o kadar acımasız değildir belki, bu kadar acı varken yenisini eklemez, yaşlı gözlerle belki de yaptığı resme bakıyor ve artık son bulsun istiyordur bu acı; yeryüzündeki aynı acı. Tanrı bile pişmandır belki yarattığı döngüden, kurbanlarına baktıkça.

İnsan mesela bir hayvanın gözlerinde görüyorsa kendi içindeki şefkati, niye bakmaya korkuyor bu kadar aynaya? Kendimize, insanlığa yabancılaştık. Bir kediyi gözlemek, onu sevmek, ona dokunmak daha kolay gelmiyor mu? Bir adama sarılmaktan, bir anneyi koklamaktan, bir yabancıya gülmekten? Şimdi anladın mı soru neden yanlış; insan nereye gider sorusu ancak insan kendini tanıdığında sorulacak bir sorudur çünkü. Daha insan olmanın ne olduğunu, yaşamanın ne olduğunu bilmezken nereye gittiğinin ne önemi var insanın?
Hepimiz kendi gölgelerimizin arkasına sığındık, karıştık kalabalığa; önce güneşten kaçtık, sonra yağmurdan, gözler değil de fotoğrafa bakmak daha anlamlı geldi. Müzikleri sevdik enstrümanlarını bilmeden de, birbirimizi sevemedik dillerimize aşina olmadan. Daha kendi yolumuzu bulmadan başkasının yollarını kirlettik bunun adına değerler dedik, adalet dedik. Duyularımızın kölesi olduk ağladık duymadan, bağırdık konuşmadan ama bir durup düşünmedik. Neyi? Hiçbir şeyi.
Düşünmeye vakit yok demiş birisi zamanında çıktık yola apar topar koşuyoruz sabah akşam. Sahte amaçların içinde, asılsız kaygıların altında, bitmek bilmez korkuların gölgesinde. Ölmekten korktuk önce; başkaldırının alasını yaptık evrene. Sonra iyilik dedik ve teslimiyet dedik birbirimize sahte gülümsemelerle. Daha geldiğimiz yerin özünü anlamamışken başladık aydınlanmaya. Sandık ki aydınlanmak için elektrik yeter. Yetmedi. Kimimiz fark etti kendini kapattı dünyaya sessizce ölmeyi bekledi, kimimiz farketmedi hala televizyonun başında. Sahi ne tuhaf şey ölmek; nereden geldik tam olarak varolmak bu muydu ve nereye gideceğiz? Tek bir kelime beraberinde ne çok soru getirdi. Hiç ölmeyip ne yapacağız sanki; burada sonsuza dek kavramsal değerler üzerine savaş mı verelim? Kimin savaşı ki bu savaş?
Çok uzak diyarlarda eski zamanlarda rişiler varmış; diğer alemi görebilen kişilermiş bunlar; içimize dönebilmenin yolunun sıyrılmak olduğunu görmüşler, bu yaşamdan, bu yaşamdaki her şeyden, anahtar kelimenin sahip olmamak olduğunu anlamışlar. İçimizdeki Tanrı’yla konuşmanın, O’nu anlamanın yani kendimizi görebilmenin tek yolunun yoga dedikleri şeyden geçtiğini anlamışlar. Onlar ruha gitmeye çalışan bedenliler olduğumuzu önceden görüp ruha dokunmanın önündeki tek engelin zihin denilen bu dünya ilüzyonunun yaveri olduğunu ve onu susturmak gerektiğini anlamışlar. Uzun bir basamak yapmışlar hepsine yoga demişler; içimizdeki egoyla ve onun üzerimizdeki ataletsizliğinden kurtulmanın yegane yolunun asana yapmak olduğunu ama o asanaların sadece fiziksel birer duruş olmaktan çok öte bedeni ruha yolculuğunda konuşmak için sessiz oturuşa hazırlamak olduğunu fark etmişler; meditasyon.
Ruhun sesini duymak için saatlerce oturmalı demişler bu bedenler ama öncesinde sağlıklı olmaları gerek, asana yapmalılar demişler.
Sonra sessiz oturuşta bedenler geriye çekilirken, zihin sahteliklerinden sıyrılıp susarken ruhun kapısını aralamaya başlamışlar, orada kendi içlerinde oturdukları yerde evreni görmüşler, evreni duymuşlar, bugüne kadarki hiçbir duyunun yapamadığını yoga yapmış, rişiler yaşamışlar.
Ve onlar doğru soruları sormaya başlamışlar, cevaplara aldırmadan zihnin budalalığından ve bulanıklılığından sıyrılıp bedenlerini sağlıkla ve ruhlarını evrenle birleştirmişler. Cevaplar kendiliğinden gelmiş çünkü sorular doğruymuş ve ruh doğru sorulan her soruya cevap verirmiş.
Ölüm hâlâ komik, korkular hâlâ orada duruyormuş ama artık onlara bir şey ifade etmiyormuş, çünkü evrenin döngüsünde o kaldırım kenarında yeşeren tomurcuktan daha değerli olmadıklarını ama o tomurcuğunda kendilerininde aslında korkunç bir döngünün parçası olduklarını anlamışlar. Buraya bağlanmak neden? Nasılsa kılıf değiştireceksek? Neden sadece var olmuyoruz hiçbir şeye sahip olmadan? Hiçbir arzunun esiri olmadan?
Yaşamaya vakit var, yeter ki nasıl yaşanacağını öğrenelim. Gideceğimiz yer içimizse eğer, belki de soru nereye gideceğimiz değildir ne zaman gideceğimizdir. Yaşam; ölüm gibi bir kelime, ikisinin arasında yalpalanıp duruyoruz, kendimizi bulmamız lazım kavramlarda sıkışıp kalmadan, ruhumuzu görmemiz lazım zihnimiz bizi sonsuza dek kıstırmadan, var olmamız lazım sadece var olmamız lazım.