Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, ilk uzun metrajlı filmi The Return’u 2003 yılında çekti ve sinema dünyasının bütün dikkatlerini bir anda üzerine çekmeyi başardı. Zamanla The Banishment (2007), Apocrypha (2009) Elena (2011), Leviafan (2014) gibi filmler çekmiştir. Son olarak, bu yıl, yine çok ses getireceği beklenen Loveless adlı filmle seyirci karşısına çıktı.

Boşanmak üzere olan bir aile ama ortada on iki yaşında bir çocuk vardır ve kimde kalacağı belirsizdir, çünkü ne anne ne de baba çocuğun kendisinde kalmasını istiyor. Her şeyi en kısa yoldan çözüme kavuşturmayı çalışıyorlar. Önce evi satmayı, ardından da çocuğu yatılı okula vermeyi planlarlar ama planlar tutmaz. Alyoşa bütün konuşulanlara kulak misafiri olur ve ailenin istenmeyen çocuğu olduğunun farkına varır. Öyle ki karı-koca birbirilerini aldatırlar, birbirlerinde bulamadıkları sıcaklığı, başka insanlarda arayıp bulmaya çalışırlar. Lakin filmde, bizi ilk bakışta bizi rahatsız eden husus, aile üyelerinin boşanma ve aldatma hikâyesinden daha çok, istenmeyen çocuğun annesi olan iletişimsizliğidir. Anne çocuğuna küçük bir sevgi bile duymuyor. Zira filmin ilerleyen kısımlarında annenin çocuğuna olan sevgisizliği, kendi annesinden alamamış olduğu sevgi ile doğrudan bağlantılı olduğunu görürüz. Bir anne olarak kendi annesiyle olan iletişimsizliği, doğrudan kendi çocuğuyla olan iletişimsizliğine dönüşür. Anne, sevgisiz annenin zulmünden kurtulmak için sevmediği bir adamla evlenir ve istenmeyen çocuk Alyoşa’yı dünyaya getirir. Lakin bir sorun vardır: anne sevgi ihtiyacını karşılayamadığı için, istemeden de olsa kendi annesine dönüşmüştür. Ve kendi annesinin ona olan zulmünü kendi çocuğuna uygulamaktadır. Alyoşa ise ailesinin bu kayıtsızlığına daha fazla dayanamaz, ortadan kaybolarak ailesini cezalandırır. Uzun aramalar sonunda Alyoşa bulunamaz, aile ise bu durumu kabullenir ve yeni eşleriyle aile hayatlarına kaldıkları yerden devam ederler.

Ailenin, çocuğun ortadan kayboluşu üzerine suçluluk hissetmemesi, çocuğu yeterince evlat olarak benimseyemediklerini gösterir. Bu da aile üyelerinin gözünde çocuğun bir eşyadan farklı olmadığı anlamına gelir. Öyle ki bu büyük kayıptan sonra aile, yaşamına kaldığı yerden devam eder. Filmde anlatılan bütün bu hikâye, toplumun bir kırılma içinde olduğunun en belirgin örneğidir. Çünkü insanlar, kendi hazları uğruna her şeyi feda edip, kayıtsız kalmayı tercih ediyorlar.

Burada asıl irdelememiz gereken mesele, annenin kendi çocuğuna olan yabancılığıdır. Acaba bu sevgisizlik, annesinden miras alındığı için mi böyledir, yoksa annenin kendi doğasıyla alakalı bir durum mudur? Çünkü bu tarz yaşantılarda nadiren de olsa geleneksel aktarımın tersine, alamadığı sevgiyi kendi çocuğuna daha fazla verme gayreti içine giren insanların da olduğunu biliyoruz. Sevgi ihtiyacı karşılanmadığı zaman, bu ihtiyacı anımsatan anne ve annelik gibi tüm zıtlıklar, bu ihtiyacı nefretle karşılamaya çalışır. Öyle ki içindeki boşluğu nefretle dolduran anne, aslında bir bakıma yaşama gayreti içine girdiği için bu zehrin içine hapsolmuştur. Bu hapsoluş, annenin bilinçli yapmış olduğu bir şeyden daha ziyade, ona dayatılan yaşamdan, içgüdüsel olarak korunma amacıyla ortaya çıkmış bir haldir. Çünkü kendi annesinin şiddeti karşısında, nefrete, nefretle cevap vermeyi benimsemiş ve bunu olduğu gibi kendi ailesine de kullanmak zorunda kalan bir insan vardır karşımızda.

On iki yıl boyunca çocuğunu bir kere bile sev(e)memiş olması, hatta çocuk doğduktan sonra göğüslerinde sütün bile gelmemesi, dişilikle doğup, zamanla bu dişiliğin sevgisizlik yüzünden hadım edildiğinin bir işareti olabilir mi? Elbette annenin kendi mutluluğunun ve bencilliğinin bir etkisi olmadığı yadsınamaz fakat gerçekten de bir dişi ailesinden alamadığı sevgi yüzünden annelik yetisini kaybeder mi?