Okuma süresi: 2 dakika

Kitlesel olarak alışkanlık haline getirdiğimiz dizi, film, reality şov izleme kültürü, son zamanlarda üretilen içeriklerde “bireysel ve sosyal ilişkiler” temasının sarsıcı bir biçimde işlenmesi nedeniyle gündelik hayatımıza bir başka nüfuz ediyor. Birçok kanalda ve günün farklı saatlerinde servis edilen bu programlar kültürel değerlere olan yerleşik bakış açısını temelinden sarsarak bazı farkındalıklara neden olurken ciddi bir tepkisellik de oluşturabiliyor. 

Kültürel izleyicilik ve hatta didaktik izleyicilik kavramlarının pandemi sonrası yaygınlaştığı bu dönemde yazılan senaryoların, çekilen film ve dizilerin birkaç ana eksende şekillendiğini açıkça gözlemleyebiliyoruz. Sürekli devamlılık gösteren epik dizi-filmlerin yanı sıra kadınlara yönelik şiddet eylemlerinin konu edildiği, psikolojik rahatsızlıkların etrafına örülen, aile yaşantısındaki çatlakların baz alındığı ve çoğunlukla toplumsal cinsiyetçilik faktörünün vurgulandığı projeler izleyiciye sunuluyor. Hemen birkaç örnekle sansasyonel yanları bulunan “Masumlar Apartmanı, Kırmızı Oda, Sadakatsiz, Masumiyet, Alev Alev, Esra Erol’da” isimli sıkı takipçili diziler ve programların bu temaları çıkış noktası edindiğinden pek tabii bahsedilebilir. Son zamanlarda üzerine çokça düşündüğümüz bilim-kurgu kategorisi de yavaş yavaş sektörde kendisini göstermeye başladı. Bu projelerin güncellik açısından daha çok izleyiciye ulaştığı gerçeği her ne kadar yadsınamasa da rahatsız edici yanı da yabana atılamaz.

Kişilerde benliğini sorgulamaya yönelik etkiler yaratan bu içerikler olması gerekeni değil de bu durumlarla bozuk bir biçimde mücadeleyi aşılıyor. Hayatın gerçekleri olarak nitelendirdiğimiz olay örgüsü, bir dizi travmayı açığa çıkarırken bambaşka travmalara önayak oluyor. Bilirkişilerin senarist koltuğunda yahut danışman koltuğunda oturduğu bu oluşumlarda ilişkiler bütün keskinliğiyle ekran dışına zararlı bir duman misali sızıyor. Oysa tercih edilen dizi-film isimleri bile içerikteki sakıncayı bütün yalınlığıyla ortaya koymaya yeterli. Çocuklarıyla televizyon karşısına geçen aile sayısı da oldukça çoktur… Bir kısım izleyicinin farkında olduğu bu olgu, gözlem yapma ya da yalnızca vakit öldürme olarak nedenlendirilse de farkında olmayan kısma yarattığı etki veya oluşturdukları açısından tam koruma sağlamıyor.

Oyunculara atfettirilen karakterlerle sinirlenmeye, üzülmeye, haksızlığa uğramaya devam ediyoruz her birimiz. Gözlemlediklerimizi metot değiştirerek uyguluyor, kendi yaşayışımızı sorguluyoruz büyük tereddütlerle. Türk dizi-film sektörünün yerine belki yabancı içerikler tercih ediyor bu defa da sosyal medyanın bile gündeminden uzaklaşıyoruz bazen yapılan şakalara bile bu sebepten ötürü karşılık veremiyoruz. 

Kitle iletişimi halini alan medya araç-gereçleri bilinçli kullanımı ve uygulanabilir mesajları öğütlemeli. Bugün belki kendi sosyal ilişkilerimizde şeffaf bir biçimde göremediğimiz şeyleri, dizilerin, filmlerin işlediği hayatlarda somut şekliyle görüyor ve muhakeme edebiliyoruz. Daha olumlu tutumlar ve gelişebilir değerler de kaliteli işler ortaya çıkabilir. Anlayacağınız illa bir çarpıklık aramak ya da çarpıklıkları köklendirmek zorunda değiliz. Bütün bunların ayırdına varabilmek içinse “ne anlatılıyor” sorusunu sormak yeterli olacaktır.