“Ne yapmak istediğimi, burada benimle birlikte anlamaya çalışan insanlara kendimce şöyle özetledim:
Ölüyüm, çünkü hiçbir arzum yok,
Arzum yok çünkü sahip olduğumu düşünüyorum,
Sahip olduğumu düşünüyorum, çünkü vermeye çalışmıyorum;
Vermeye çalıştığımızdaysa hiçbir şeye sahip olmadığımızı görürüz,
Hiçbir şeye sahip olmadığımızı gördüğümüzdeyse,
kendimizi vermeye çalışırız,
Kendimizi vermeye çalıştığımızdaysa, bir hiç olduğumuzu anlarız,
Bir hiç olduğumuzu anladığımızdaysa, olmayı arzularız,
Olmayı arzuladığımızdaysa, yaşamaya başlarız.”
Rene Daumal

Ünlü yönetmen Alejandro Jodorowsky’nin The Holy Mountain (Kutsal Dağ) isimli kült filmine ilham vermiş olan kitap nihayet okurlarla buluştu. Rene Daumal’in “Analog Dağ” isimli kitabına, Orhan Düz çevirisiyle, Paris Yayınları sayesinde kavuştuk.

Rene Daumal, özellikle kendisinden bahsedilmesi gereken yazarlardan biri. Ne yazık ki, Analog Dağ kitabını tamamlayamadan da hayata veda etmiş biri. Fakat buna rağmen kitap şiirselliği ve okura sunduğu sağlam alt metni sayesinde mutlaka okunması gerekenler arasında yerini alıyor.

1920’lerin Paris’inden bir isim Daumal. Özellikle Sürrealizm ve Dada akımının Paris’i sardığı yıllarda, Andre Breton tarafından bir davet almasına karşı bu akımları reddetti. Ve Le Grand Jeu (Büyük Oyun) isimli dergiyi çıkarmaya başladı. Dergiyi çıkaran ekibin içerisinde Roger Vailland, Robert Meyrat ve Roger Gilbert – Lecomte da yer alıyordu. Fakat dergi çok uzun ömürlü olamadı.

Ekiptekiler kendilerini “Basitlik Yanlıları” olarak tanımlıyordu. Alfrad Jarry’nin patafiziğini andırıyorlar, kendilerine ait jargonla konuşuyor ve ritüeller düzenliyorlardı. Çocuksu bir sezgi ve açık bir algının peşinde oldukları için, haşhaştan afyona çeşitli maddeleri deneyimliyorlardı.

“Büyük Oyun’un devası yoktur; bir kez oynanır. Biz onun hayatımızın her anında oynamak istiyoruz. Bir kez daha ‘kaybeden kazanır’, çünkü burada söz konusu olan kendini kaybetmektir. Biz kazanmak istiyoruz. Oysa Büyük Oyun bir şans oyunudur, yani ustalık, daha doğrusu ‘lütuf’ oyunu: Tanrı’nın ve jestlerin lütfu. Kendimizi bütün gücümüzle tüm yeni devrimlere adayacağız.”

Yazarın hayatındaki dönüm noktalarından biri de, Gurdjieff’le çalışmaya başlaması oldu. Gurdjieff’in etkileri, kitaplarına da yansıdı. Analog Dağ adlı romanında; Parfüm şirketinde önemli bir mevkiye sahip, dağcılık öğretmeni, ev eşyaları imalatçısı olan ve aynı zamanda bir dişli çark şirketinde çalışan, böcek ilaçları üreten bir laboratuvarda ve bir fotoğraf stüdyosunda da çalışan Pierre SOGOL’un, Gurdjieff olduğu söylenir.

Analog Dağ, yazarın ölümünden sonra yayımlanmıştır. Ve bu eser, onun başyapıtıdır. Felsefi düşünceler, oldukça şiirsel bir biçimde aktarılmıştır. Kitapta egoist kişi nefisini bir kenara bırakıp, gerçek benliğini aramaya çıkar. Bu, oldukça meşakkatli bir yolculuktur.

Dağ aracılığıyla dağ hakkında konuşmayacağım. Dil dediğimiz bu dağ aracılığıyla başka bir dağdan, yeryüzüyle gökyüzünü bağlayan yoldan söz edeceğim. Ve kendimi geri çekmek için değil de cesaretlendirmek için ondan söz edeceğim.

Bütün hikâyenin -dağ sözlerinin kılıfına bürünmüş kadarki hikâyemin- benden önce izi sürülmüştü. Şimdi anlatmak için zamana ihtiyaç duyduğum o hikâyeyi bitirmek için de zamana ihtiyacım var.

Birinci tekil şahsın ağzından anlatılan bu şiirsel hikâye, “yavaşlık ve dinginliği insana en güzel dağ öğretir” cümlesinin hayaleti eşliğinde bir yolculuk vadediyor. Felsefenin labirentlerinde derin düşüncelere dalmaktan korkmayan okurlar için!