Okuma süresi: 3 dakika

Her gün izlediğimiz kanallarda kadını yeren ne kadar çok olgu olduğunu hiç düşündünüz mü? Günümüzde kadını değersizleştirmek, ötekileştirmek, araç haline getirmek ve objeleştirmek için kullanılan başka bir yol ise televizyon dizileri ve reklamlar. Öncelikle şuna bakmak lazım; toplumsal cinsiyet nedir? Toplumsal cinsiyet 60’lı yılların ikinci feminizm dalgasında ortaya çıkan, biyolojik ve sosyal hayat rollerinin karıştırılması, kadın kimliğinin dini inançlara, geleneklere ve kültürlere göre değerlendirildiği bir söylemdir.

Tüm evrim sürecimizde erkeğin lider rol alması modern hayata geçişte, dişiyi yani kadını belli kalıplara sokmuştur. Siyasi kişilerden, açık oturumlara kadar birçok bilirkişi bizi hatta toplumu temsil eden insanlar, her gün kendi değerlerine göre bir kadın kimliği çizerek “kadın dediğin, kadın bizim, kadınlar çiçektir, kadınlar bize emanettir, kadınla erkeğin eşit olması fıtrata terstir.” yorumlarıyla hem kadınları yardıma muhtaç hem de sanki sürekli uyması gereken belli kurallar varmış gibi göstermektedir. Bunların tamamı politik toplumsal cinsiyet söylemleridir. Üstelik sadece bu kadar değil, gündüz kuşağına konulan kadın programları dahil kadına şiddeti dilsel bir yönle işlemektir. Birtakım kayıp, taciz, tecavüz, ölüm vb. unsurların işlendiği programlarda başta sunucular olmak üzere kadını aşağılayan pek çok söylem kullanmaktadır. Bunlara bir örnek vermek gerekirse x sunucusunun söylediği; “şu kadına bir tarhana çorbası yapmayı öğret de, çocuklarının karnını doyursun.” bu ve buna benzer tüm söylemler kadını kendi bireysel kimliğinden çıkararak “anne” rolüne iten ve erkeği olduğu konumda tutan söylemlerdir.

Tüm bunların yanında bir de reklamlar var; diyelim ki çamaşır deterjanı ürünü tanıtılacak ya da bir yemek tarifi verilecek. Burada ana oyuncu her zaman kadındır. Kadının olması, ev işlerinde önceliğin anneye yani kadına itelendiği olgusunu taşır. İşte tüm bu olguları bir faktöre getirdiğinizde kadın hem sosyal hayatında hem de kendi kimliksel hayatında “sorumluluğu alan” rolü oynar. Oysa kadın ve erkek sosyal hayat rollerinde eşit bireylerdir. Hiçbir geleneksel getiri ya da kültürel birikim kadını, belli sorumluluklara itemez.

Tüm bu olguların yanında bir de idol aldığımız ve hayranlık beslediğimiz kişiler var. Belli programlarda, dizilerde, test odaklı web sitelerinde, geleneksel medyada gördüğümüz kişiler show programlarında aslında her gün toplumsal cinsiyet eşitsizliği söylemlerinde bulunuyor. Sosyal medyada belki de hepimizin konuştuğu, hakkında söylemler belirttiği bu örnekleri hatırlayalım mı? 

“Kadın dediğin dayak da yemeli”

“Erkek arkadaşınızla birliktesiniz, cüzdana ihtiyacınız olmayabilir.”

“Erkek çalışsın, kadın evde kendi çocuklarını büyütsün, yemeğini yapsın, kocasını karşılasın.”

Bu söylemler, içinde sadece kadına şiddeti değil erkeğe şiddeti de barındırıyor. Yani tamamen “bireysel şiddet” olarak isimlendirebileceğimiz bir olguya sahip olan söylemler, erkeğin çalışması ya da bir kasa olarak görülmesini öne sürerek erkeği kişisel değerinden uzaklaştırıyor. Ne yazık ki şiddet olgusu bu kadarla bitmiyor. Kadına şiddeti haberleştiren medya organlarının çoğu, web sitelerinde attığı başlıklarla clickbait yapıyor ve kullandığı başlıklarla haberin içerik kısmına değil, değer kısmına vurgu yapıyor. Bunların çoğu başlıklara konulan belli kalıplarla oluşturuluyor; dini nikahlı eşini, sabıkası bulunan, hamile, eşini bu hale getirdi, çocuk, yine aynı vahşet. Bunlar hem clickbait özelliği taşırken hem de toplumda merak uyandıracak ya da toplumsal değerleri göz önüne alacak anahtar kelimelerle oluşturuluyor. Bu hem haber etiği hem de topluma bildirilen olay kısmında doğruluk taşımıyor. Bu haberlerin çoğu; suçlunun yüzünü buzlayarak, yaşanan olayı en ince detayına kadar “özendirici” bir dille anlatarak, aşk, namus, töre gibi kavramlara yer vererek sebep-sonuç ilişkisi yaratılmaya çalışılarak şiddet unsurunu ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Yabancı ve yerli yapımların birçoğu uzun yıllardır kadın temasını konu alıyor. “The Handmaid’s Tale” kadının doğurganlığını incelerken kadının üremekle ilgili maruz kaldığı şiddeti anlatıyor. Buna benzer olarak 2020 yılında çıkan “Unorthodox” kadının maruz kaldığı dini ve geleneksel üslupları inceliyor. Türkiye’nin yerli yapımları özellikle dijital platformda yayınlanan, kadınların her gün maruz kaldığı şiddet söylemlerini izleyiciye sunarak “gerçeği” ortaya koyuyor. Yani, geleneksel medya kanallarında gördüğümüz kadının “emanet” niteliği taşıması yerine, sorunlarla başa çıkarken maruz kaldığı şiddeti göstererek bir dayanışma ortamı oluşturuyor. Tüm bunların yanında özellikle dijitalin hayatımıza iyice girdiği son zamanlarda, kadınlar neden çocuk doğurmadıkları ve hamileyken verdikleri pozlar hakkında açıklamak yapmak zorunda bırakılıyorlar.

Oysaki tüm bunlar “kadın” olmak dışında kişinin bireysel özgürlüğüdür ve hiçbir özgürlük bir başka şahıs tarafından yargılanacak kadar değersiz değildir. Elbette dijitalin iyi yanları da var; özellikle Twitter uygulaması birçok kadının yaşadıklarını anlatma ve öldürülen kadınların gerçek adalete ulaşması için, her gün sanal eylem gerçekleştiriyor. Kadınlar maruz kaldıkları şiddeti anlatmaktan artık korkmuyorlar, bu zamana kadar açılan birçok hashtag (bkz:sendeanlat) olayların gün yüzüne çıkmasını ve adalete kavuşmasını sağladı.