Her gün bir kadın cinayeti, her gün cinayetlerle ilgili süren davalarda hukuka aykırı gelişmeler, her gün ortaya çıkan olağanüstü mide bulandırıcı detaylar. Kanıksamalı mıyız? Hayır. Aksine kadınlar günü olmaksızın veya kadına herhangi bir şiddet haberi duymaksızın, her an, durmamacasına kadına yönelik her tür materyal üzerinden paylaşımlarda bulunmamız lazım. Maurice Daumas’ın Kadın Düşmanlığı kitabı üzerine bir inceleme yazısını bu sebepten, geciktirmeksizin yazmak istedim. Çünkü zamanın tümü, her anı kadınlar aleyhine işlemekte. Erkek eliyle uygulanan şiddetten tutalım, sonrasındaki süreçlerin hepsinde (Adli, hukuki, sosyal) kadınlara olan düşmanlık ve kadın mağduriyeti devam etmekte.

Bu arada İstanbul Sözleşmesi ne alemde? Neredeyse tamamı erkeklerden oluşan (Kadın vekillerin de erkeklerden daha erkek olduğu) meclisimizde kendilerinin işine gelen her yasayı ışık hızıyla çıkaran vekillerimiz, toplumdaki şiddetin kaynağını oluşturan kadına şiddeti önleyici ve şiddet olması durumunda caydırıcı cezaların uygulanabileceği İstanbul Sözleşmesi ile ilgili herhangi somut bir adım atabildiler mı?

Kadın Düşmanlığı dört başlığın atıldığı bölümlerden oluşuyor. Ve bu inceleme esnasında genelde kitaptan alıntılarla ilerleyeceğim çünkü üzerine ayrıca bir söz veya yorum yapmayı gerektirmeksizin izahı çok güzel yapılmış bir kadın düşmanlığı ile karşı karşıyayız.

Kadın Düşmanlığının İki Yüzü

Aşkın Kötü Sürprizleri

Dostluk ve Evlilik

Baskının Temelleri

Her şeyden önce kadın düşmanlığının iki yüzü var. Cinsiyetçi bir kelime olan cinsiyetçilikten bunu açıkça anlayabiliriz. Bu durumu Daumas şöyle açıklıyor: “Cinsiyetler arasında veya aynı cinsiyet içindeki ilişkileri tanımlamak için dostluk, aşk, baştan çıkarma, tutku, şefkatten söz ederiz. Bu kelimelerin çoğunun anlamı karşılıklıdır: Yani kadınlar erkekleri baştan çıkarır, erkekler de kadınları. Dildeki keskin asimetriye bakın ki, 20. Yüzyıldan önce hiçbir kelime özellikle dişil bir eylemi adlandırmazken, kadın düşmanlığı ve centilmenlik sadece eril davranışları tanımlıyor: “Aktif” bir erkek ile “pasif” bir kadın arasındaki rol dağılımı geleneksel kelime dağarcığına gayet güzel işlemiş.”

Daumas’ın altını çizdiği bu durum dikkatinizi özellikle çekmek isterim ki, bilgi, iletişim, uzay çağı diye nitelendirdiğimiz 20. Yüzyıl ile birlikte gerçekleşiyor. Her yeni başlayan yüzyıl ile birlikte kadın konusu tüm gelişmelerin tam tersi yönünde geriye doğru ilerliyor.

Aşkın Kötü Sürprizleri elbette ki kadın düşmanlığının tahakkümü niteliğinde ortaya çıkabiliyor. Aşinası olduğumuz, “Deli gibi seviyorum, bu yüzden yaptım.” cümlesinin içeriğindeki “hak edilmiş şiddet” meselenin nirengi noktasını bizlere göstermekte. Bu noktada Daumas, Pierre Bourdieu’nun ünlü Eril Tahakküm adlı eserinde sorduğu şu soruyu aşkın kadın şiddetine etkisini özünde kimse bu kadar iyi sormadı diyerek paylaşıyor:  “Aşk, eril tahakküm yasasında, temsillere dayalı şiddetin ötelenmesine yarayan ve en yüksek değerin atfedildiği tek istisna mıdır, yoksa bu şiddetin en ustalıklı şekilde saklandığından dolayı en üst seviyedeki hali midir?”

Soruyu  Bourdieu’nun sorduğu şekilde aynen alıntıladıktan sonra Dostluk ve Evliliğe geçelim. Dostluğun gayriresmi ve sadece bireyi ilgilendiren bağlayıcılığına karşılık evlilik kurumu ahlaki, sosyal ve siyasi düzenin temel direği olarak kabul ediliyor. Bu açıklamadan sonra Dostluk ve Evliliği neden birbiriyle kıyaslıyoruz diye soruyor Daumas. “Çünkü eşlerin birbirlerine duydukları dostluk ve sevgi aynı alana, bireyin duygu yelpazesine aittir.” Duygu yelpazesi nitelemesi bu cümledeki en önemli nokta. Bir aradayken erkekler ve bir arada olan erkeklerin (erkekleşmiş yatılı okullar, askeri koğuşlar, mesleki ortamlar) arasında yeri olmayan kadınlar ortamı şiddetin üretim merkezleri halini alabiliyor.  Burada çok önemli bir şey söylüyor Daumas, “Kadınlar erkeklerin asla vazgeçemedikleri yegane eğlence nesnesidir.” Ve bu eğlence nesnesinin şiddete dönüşümü kaşla göz arasında gerçekleşir. Yani Dostluk ve Evlilik penceresinden kadına şiddete bakmamızı isteyen Daumas; “Yalnız gülmüyoruz, yalnız bağırmıyoruz, taraftar otobüslerinde erkeklere özgü şamatadan yükselen bu gürlek ve kakafonik ezgilerden herhangi birini tek başına çıkarmıyoruz. Bu davranışlar grup etkisiyle gerçekleşiyor ve bireyin rakibine olan nefretini, ırkçılığını ve kadın düşmanlığını göstermesine kapı aralıyor.” diyor. Böyle bir şey yok diyerek bu tespitlere itiraz edebilir misiniz?

Gelelim Baskının Temelleri’ne. Bu bölümde sözü tamamen Maurice Daumas’a bırakacağım. Nedeni şu: Kadın cinayetleri politiktir diyoruz ya hep ve bunun doğruluğu her kadın cinayetinde tescillenircesine bir süreçle yaşanıyor ya, bu yüzden de İstanbul Sözleşmesi konusuna da yukarıda değindim ya, işte tüm bu sebeplerden Baskının Temelleri bölümünde sözü tamamen Daumas’a bırakacağım kitabın özünü en iyi yine yazarı açıklayabileceği için: “Bir temsili boyutu ve ideolojik bir aracı olmadan iktidar kurulamaz. Kadınlara yaptırılmış olumsuz sterotipler, kadın düşmanı bir ideolojiden, bir inanış sisteminden söz etmemize yetecek kadar eski, çeşitli, ve benzerdir. Yabancı düşmanlığı gibi kadın düşmanlığı da gizli ve yaygın bir duygu olarak koşullar tarafından tetiklenerek feminizm karşıtlığına dönüşür. Irkçılık da koşulsallaşmış, tarihselleşmiş bir ideolojidir. (…) Oysa kadın düşmanlığının bir “öncesi” bulunmaz. Erkek baskısının varolmadığı bir altın çağ asla yaşanmadı.”  

Egemen olmak zorundaydılar çünkü kadını niteleyen bir çok özellik erkekte yok. Kadında var olup da onlara doğuştan bir hediye gibi sunulan fakat asla erkekte olmayan manevi güçlerden bahsediyorum. Bu yüzden sürekli bir savaş halindeler ve hiç yoktan savaş çıkarabilme “gücüne” sahipler. Alıntı yapmalara doyamadım fakat olayın kadın erkek farklılığını ortaya koyması ve meseleyi basit bir örnek üzerinden olsa da anlatması açısından kitaptan son bir alıntı yapmak istiyorum.     

“Genç kızlar gönül ilişkilerine genç erkeklerden daha çok kendilerini adıyor. Erkeklerin üçte birine kıyasla kadınların üçte ikisi, ilk cinsel deneyimlerini yaşadıkları erkeğe aşık olduklarını ifade ediyor. Kadınların cinselliklerini doğrudan duygusal bir çerçeveye, hatta evlilik çerçevesine yerleştirmeyi erkeklerden daha çok benimsedikleri konusunda araştırmacılar hem fikir. Üstelik önemli bir çoğunluğu ilk partnerlerini müstakbel eşleri olarak görüyor. Gerçekleşmesi uzak bir ihtimal olduğundan, bu beklentinin erkeklere oranla kadınları daha çok hayal kırıklığına uğrattığını görüyoruz. Kadınların duygusal açıdan aşırı adanmışlığının yarattığı eşitsizliğin etkisi ilk burada görülür.”

Yaptığım alıntılar kitabın beşte birine bile tekabül etmiyor. Bu yüzden lütfen Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayınlanan Barış Behramoğlu tarafından çevrilen Kadın Düşmanlığı kitabını alıp okuyun.