Toplumsal hayat, kendi içerisinde birçok farklı kimlik barındırmaktadır. Bu iki cinsin de kendine has özellikleri, toplumsal hayatın içerisinde belli ve belirgin bir konumu, toplumsal işleyişe katkı sağlaması ile birlikte belli başlı sorumlulukları var.

Ancak kadının, çocuğun bakımında ve büyütülmesinde kültür içinde inşa edilmiş cinsiyete dayalı roller, cinsiyete göre düzenlenmiş iş bölümünün olduğu toplumsal yapılar, kadın ve erkek için çeşitli ve her şeye rağmen biçimlendirilmiş beklentiler, kültürel kalıplar yüklenir. Bu kalıplar kırılmamak ve kadınların hayata faal bir katılım göstermesini engellemek ile birlikte, her yerde rast geldiğimiz eşitsizliğin ortaya çıkmasına da sebep olur.

Güya ve sözde demokratik gelişmeler, hızla değişmekte olan toplumsal değişimler, sanayileşmeye paralel çeşitli meslek kolları kadını ev hayatından iş hayatına çekmiş ve iyi de etmiştir, ekonominin elzem bir parçası konumuna getirmiştir, ama geçmişten günümüze dek kadın, toplum içerisinde önemli olduğu kadar, birçok sorun ile de boğuşmak, bu sorunların yok sayılması ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Üstelik bu belirgin sorunların çözümü için de devlet eli ve desteğiyle elle tutulur, gözle görülür hiçbir şey yapılmamıştır!

Kadınların modern hayattaki konumları, şüphesiz modernleşme ve kamusal düzenlemelere karşı karşıt bir reaksiyon barındıran modernleşme ve sanayileşme ile tecrübeleri ile pek yakından ilişkili. Hem batıda hem de ülkemizde sosyal, siyasal ve kültürel haklarını elde etmek amacı ile modernleşme çabaları ile ilişkili kurumsal yapılara karşı mücadele ettiklerini ve çeşitli kadın hareketlerini başlattıklarını görüyoruz.

18’inci yüzyılda kadını dışlayan kamusal düzenlemelere karşı bir tepki olarak kadın hareketleri ortaya çıktı. Hareketin en temel talebi ise kadının var olan erkek egemen kamusal alanlarında yer almak istiyor oluşuydu. Siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yaşam alanlarında yer almasını sağlamak üzere ortaya çıkan bu hareketin asıl amacı gelişen kadın hareketinin batıda üç aşama geçirerek, günümüze kadar gelmiştir. Bir özetle, hareketin ilk amacı ekonomik hayatta var kılınmayı, ikincil olarak sosyal hayatta söz sahibi olmayı, son aşamada ise tüm alanlarda erkeğin düzeyine çıkmayı amaçlamışlardır.

Türkiye’de ise batıya benzer bir şekilde kadınların kamusal hayat ile bütünleşme tarihini 18’inci yüzyıl itibari ile başladığını söylemek mümkün ama ülkemizdeki düzen itibari ile bunun rasyonel bir evreye erdiğini, bütüncül bir yapı kazandığını söylemek pek olası değil.

İlk evre, 1700’lü yıllar ve birinci Meşrutiyet’in ilan edilmesine kadar devam etmekte olan dönemi kapsar. Bu dönemi, kadınların toplumsal ve ekonomik hayata katılım evresi olarak tanımlamak mümkün. Osmanlı Devleti’nde kadınların külliye, medrese ve camilerin yapımında çok önemli bir katkısının olduğunu unutmamak gerekir. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısı sonrası, en başta İngiliz olmak üzere; batı sermayesi ve teknolojisinin Osmanlı Devleti’ne enjekte edilmesi ile birlikte kadınlar, kent merkezlerinde gelişen ekonomik hayat içinde yer almaya başlamışlardı ki; tekstil alanındaki üretim, sonraki süreçte kadın emeğine bağlı olarak gelişmekteydi.

Kadın hareketinin kökleşmesi dönemi tekstil alanındaki bu çıkışlardı. Ve henüz politik bir kimlik kazanmadığını, sadece yeni gelişmekte olan Osmanlı sanayisinin ihtiyaç duyduğu alanlarda, yeni gelişen kamusal alanda ekonomik hayata katılmak istediğini söyleyebiliriz. Bununla birlikte gelişmekte olan Osmanlı sanayisinin ihtiyaç hissettiği alanlarda gelişen eğitim kurumlarında da kadınların eğitim alma imkânına kavuştuğu, dolayısıyla da kültürlü kadın kuşağının, ilk meyvesini 19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren verdiğini söyleyebiliriz.

Türkiye’deki kadın hareketinde en önemli dönemlerden biri ise birinci meşrutiyet ile cumhuriyetin ilanına kadar devam eden süre içinde görülmüştür. Bu dönemi ise kadınların kamusal alanda sosyal aktör olma evresi olarak tanımlamak doğru bir gözlem olabilir. Devletin 19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren kadının eğitimi konusuna verdiği önem, kadınları bir toplumsal özne hâline getirmekteydi.

Kadın hareketinin üçüncü evresi ise cumhuriyetin ilanı ile başlayıp günümüze dek devam eder. Osmanlı Devleti’nin son döneminde pek bir sivil toplum hareketi oluşturamayan kadınlar, cumhuriyetin ilan edildiği yıllara gelindiğinde ise Türkiye’deki en aktivist grupların başında yer almaktaydılar. Hatta cumhuriyetin ilanının hemen akabinde Halk Fırkası ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan daha önce Kadınlar Halk Fırkası adında bir siyasal parti kurarak, hak elde etme yönündeki isteklerini siyasal alana taşıyarak ortaya koydular. Bu partinin kurulmasına izin verilmeyişinin sonrası kadınlar bu kez “Türk Kadınlar Birliği” adında bir dernek kurarak bu derneğin çatısı altında siyasal haklar elde etme yönündeki faaliyetlere başlayıp derneğin kapandığı yıllara kadar devam etmişlerdi.

Bu dönem Türkiye’nin değişik illerinde Türk Kadınlar Birliği’nce düzenlenen sempozyum ve konferanslar aracılığı ile yöneticilere seslerini duyurmuş, kadın hareketinin üçüncü ve son evresinde devletin tutumu kadınları koruma ve onlardan yararlanma şeklinde olmuştur.

Günümüze dek süregelen bu süreçte ise hâlâ kadınların toplumdaki yerini sorgulamaktayız. Bulguların gösterdiği sonuç ise korkunç olup, bunu kadın hareketinin başarısızlığı yönünde lanse etmek yerine, toplumun konuya ilişkin duyarlılığını sorgulamak yerinde bir davranış olacaktır.

Başlık Görseli: Ahmet Atıl Akar