Okuma süresi: 6 dakika

Ağzına kadar dolu çöp tenekesinde bile kendine yer bulamamış yığıntıların arasında; eski konçlu çizmenin ve çiçekleri eprimiş tül perdenin altından uç vermiş bir el fark etmişti Mesut. İncecik, şefkatle uzanan ay çiçeği gibi boynu bükük bir el. Mermersi damarlarındaki kanı çeperine sığmazca, yaşar gibi. Mesut’un kalbi, gözlerini tahtından kovmuş, ağzına efendilik ediyor. Hem görüyor hem de anlatıyor. Az sonra karşılaşacağından çekinceli en çok da merakla ayağıyla perdelikten emekli tülü aralayıp ayaksız çizmeyi de kenara ittiğinde; engin patikaların koynundaki durgun karanlık gölün yüzeyinde sazlıkların çevrelediği bir kayanın üstünde uzanmış suskunluktan bedenli bir kadın gördü. Bir resimden çok bir fotoğraftı sanki. Kadının dudakları, üstüne sıçramış badana lekesinden görünmüyordu. Böcek gözlerinin rengi seçilmeyecek kadar küçük, yüzü bir erkeği andıracak kadar uzun, çıkık ve kemikliydi.  Bedeniyle yüzü arasında yıllar varmış gibi her iki parçası farklı bir zamanı yaşatıyordu. Bir eliyle boynuna kapanmış uyuyan yavru bir kurdu doğurmuş gibi sarmalamıştı. Gözleri ağzının başına geleceği bilirmiş gibi, kederi tanımış ama ona yenilmemiş bir parlaklıkla cıvıl cıvıldı. Mesut, uzandığı yerden kalkıp koluna girecekmiş gibi sarkan öteki eli, sokulgan kösnül bir sıcaklıkla avucunda hissetmişti. Duman beyazı ince bir parça kumaş kadının vücudunu parça parça örtmüştü. Hayır, hayır. Kadın, sanki bir bulutu giyinmişti. An, Mesut’ un ayaklarının altından kayıp hiç bilmediği bir yerin zamanına karışıyordu. Tablonun üstünde siyah ve beyazdan ibaret ayrıksı zamanın içinde derin kıpırtısızlığına rağmen dirençli bir yaşam, kan gibi dalga dalga Mesut’un yaşlı ruhunun genç kaburgalarından içeri sızmakta. Kadının çizgilerine dolmuş eski bir esaret, istilacı bir orduya hükmederek Mesut’ un uyuşuk belleğindeki kapıları zorluyordu. Oysa o, şimdiye dek kendini kapısız dört duvar bir karanlık bilirdi ya, yaz günü kavruk tenindeki bu sıtma titremesi de neyin nesiydi? Fayansları temizlerken çamaşır suyunu fazla mı kaçırmıştı? Zehirlenmiş olabilir miydi? Ya da kokusundan nefret ettiği şu lavantadan yüzey temizleyicisi? Kaç defa söylemişti de değiştirmeye ikna edememişti restoran müdürünü. Lavanta evcil kokuymuş, insanları evinde gibi hissettirir, o huzurlu yuva güvenini perçinlermiş. Demek ki insanların huzuru da pamuk ipliğine bağlıydı. Ne ki bir kokunun çağırdığı şeyi yaşatmaya da heves gerekti. Lavantanın keskin kokusu, restorandaki kalabalığın zihninde karıncalanan tortusu şimdi de en nihayetinde içi dışı kâğıt olan bu kadının sebep olduğu anlam verilmez hal, genç adamı kendi içinde buruşturuyordu. O kadar ki sıska bedeni çöpün üstüne yığılıverecekti. Sırtında sürüklediği iki teker arabasıyla kâğıt toplayıcı bir çocuğun çöpü didiklemesiyle esrarengiz ama bir o kadar da sürsün istediği o tuhaflıktan irkildi. Kafasını çevirip oradan geçiyormuş gibilerinden bir iki adım attığı yerde; ağzında emzik gibi duran sigarayı tutan elleri dışında neredeyse kıpırtısız oturan o sümbül bıyıklı yaşlı adamı fark etti. Sabah işe giderken akşam da eve dönerken her gün gördüğü o adam yine balkondaydı. Konuştuğu, bakışıyla olsun birini selamladığı yoktu. Varsa yoksa o balkonda tunçtan dökme bir heykel gibi oturması. Yoksa Mesut, gözetlenmiş miydi? Sanki yaşlı adam, deminden beri Mesut’ un içinde uyanan şeylerin hepsine şahitlik etmişti. Emin olmak için uzun uzadıya bu kez sorgular gibi adama baktı. O sırada çocuk, eldivenli elleriyle çöpün içini arıyordu. Yaşlı adam, koca balkonun açık olan tek panjur aralığında yarım kederli bir yüz…Yerkürede silik bir nokta. Güneş, açık panjurdan süzülerek içeriyi kesik kesik aydınlatıyordu. Yine de o kadar karanlıktı ki salonun duvarları güçlükle seçiliyordu. Salonun duvarında intizamlı sıralanmış çerçeve içinde birkaç kadınlı erkekli yüz. Yok, yok dedi Mesut. O kadar kalabalık ki beni görmüyor bile. Bir şey mi dedin abi? dedi çocuk. Mesut, yaşlı adamın uzaklarına dalmıştı. Çocuğu duymadı. Arkasındaki bahçe duvarına yaslanıp, bir sigara yaktı. Kafasını çevirip yaşlı adamın köşedeki antikacıda tükenen uzağına baktı. Payına düşen bu uzaklığa ilk defa gördüğü bir yere bakıyormuş gibi dalıp giden yaşlı adam, kendine ait bir şeyler mi arıyordu? Belki de tiridi çıkmış bedeninde iz bırakmış geçmişin sesini dinliyordu.

Çocuk, çöpteki birkaç koli ve plastik bidonu tereddütsüz arabaya attı. Yerdeki perdeyi eline alıp şöyle alıcı gözüyle yaşından ehil baktı.   Beğenmişti ya yine de “Lazım mı abi?” diye Mesut’ a sordu. Yanıtı beklemeden perdeyi arabanın askısına geçirdi. Çizmeyi koltuğunun altına sıkıştırıp bir müddet eşini aradı. Vazgeçip arabasını yeniden sırtına vurdu. Mesut’ un içinde öfke doğuracak bir tedirginlik. Ya çocuk, tabloyu alıp arabasına atarsa? Çocuk, birkaç adım kadar uzaklaştığı yerden koltuk altına sıkıştırdığını tuttu, fırlattı. Çizme, kadını yüzünden kalçalarının başladığı yere kadar kapadı. Mesut, kadını kucaklayıp eve götürmeyi istedi, oracıkta düşünü kurdu. Bir artı bir evinin çıplak duvarları çın çın bir uğultu ile onu karşılayacaktı. Elli metrekare içinde dört dönecek, kadın için bir yer seçmeye koyulacaktı. Evinde misafir ağırlayacak da nerede daha rahat eder gibisinden içinde evhamlı bir heyecanla kadını, salonun bahçeyi gören duvarına asacaktı. Kendisi işteyken, balkonun dibindeki melisalarla bakışır, o uzanan eliyle kokusunu çeker alır içine, diye düşünecekti. Geriye gidip uzaktan şöyle bir bakacaktı. Tamam. Burada yaşar, diyecekti. Ancak Mesut, kadını orada öylece çizmenin altında bırakıp kendini sokaklara vuralı saatler olmuştu.

Sıradan herhangi bir gün olacaktı. Bütün gün iki büklüm, yüzü fayanslara gömülü, elinde paspas gözleriyle parlak taşların dokusunda mikroskobik dünyalar, anlamsız şekiller yaratacak fakat biraz olsun ne olduğunu bilmediği boşluğun içini dar eden kuvveti eksilmeyecekti. Bir zar gibi kendinden ayrılarak çoğalan içindeki onca sıkışmışlık; ruganların, iskarpinlerin, babetlerin, makosenlerin, stilettoların, kunduraların telaşlarına karışıp gidecekti. Molalarda içtiği sigaralar ciğerlerini hatırlatacaktı. Ne ki dumanın ciğerlerindeki yakıcı gezintisi yaşadığını onuyordu. Restoranın mutfağında kalan yemekleri doldurduğu sefertasıyla evine doğru yollanacaktı.  Ama hemen eve gitmek istemeyecekti. İnsanların yokluğunda soluklanan ısısız sokaklarda dolaşacak, bütün gün eşek arıları gibi belleğine kaynaşmış sesleri derin nefeslerle boşaltacaktı. Sefertasının içini kedilere dökecek, birkaç birayla eve yollanacak, çenesi ağzının içinde kaybolmuş sümbül bıyıklı o yaşlı adamı yine balkonda oturuyor bulacaktı. İçerden loş bir ışık yarım yüzünü aydınlatmış. Kolları kıvrılmış eprimiş çizgili gömleğin içinde omuzlardan dirseğe oradan ellere yayılan bir yılgınlık, Mesut’ un içine yüklü bulutlar salacaktı. Eve girip, balkonun karanlığında içkisini içerken; keskin anason kokusuyla sarhoş bir hüzzam faslı, yaşlı adamın masasından kopup Mesut’ un genzine dolacaktı. Şerefe, deyip elindeki bira şişesini adamın yarım yüzüne doğru kaldıracak ve bütün gece o balkonda oturan adamın tek başınalığına -baktıkça kim olduğunu anlayacakmış gibi- bakacak bakacak bakacaktı.  Yaşlı adamın bir kez olsun dönüp yüzüne bakmıyor olmasına kızgınlıkla karışık gönül koyacaktı. Üstünde dolaşan bu meraklı gözlere gündelik bir incelikle de olsa dönüp gülümseyemez miydi? Oysa yaşlı adam, karşısında biri varmış da onu dinliyormuş gibi yarım yüzü dışarıda içeriyle meşgul, aldırmazdı. Bu adamın aldırışsızlığından gövdelenerek onu kendine çağıran şey neydi? Mesut, hayli zamandır olduğu gibi o gece de bu sorunun cevabını bulamadan; annesinin “Yalnız yatan, yalnız ölür.” diyerek aklında imgeleştirdiği çift kişilik yatağın tek kişilik oyuntusuna dolacaktı.

Ancak o gün sıradan bir gün değildi. Tabanları ağrıyasıya yürürken birden gerisin geriye koşmaya başladı. Çelişki ve kararsızlıkla arşınladığı bütün sokakları, ardında bırakmıştı. Çöp tenekesine vardığında bir köpek gibi soluyordu. Çizme, yerde duruyor ama kadın yoktu. Çöp tenekesi eksilmemiş, yaşlı adam ise ölü beyazı yarım yüzüyle, parmaklarının arasında bir dal sigara, gene balkondaydı.

Tablodaki kadının kâğıttan varlığı bir düş gibi, Mesut’u gece uykularından uyandırdı. Çok kez erkekliğine yayılan zevkli sancılarla, bedeni titreşerek kendinden geçmiş ve gözlerini hafızasından kalbine kök veren o yüzün aydınlığına kapatmıştı. Mesut, kadınlığın tüm gizemiyle saklanmış o yüze her gün başka bir ağız yakıştırdı. Balık ağız, bazen pütürlü çölü andıran ama yine de çağıran bir istiridye. Öyle ya bir ağzı olsaydı mutlaka gülümser olacaktı. Mesut’ u var olduğuna inandıracak, etini buran ince belki çocuksu ama mutlaka içten bir gülümseme.  Neden onu orada bırakmıştı? Her sabah boş duvarlara uyandığında; ah keşke şimdi şu duvarın boşluğunu örtmüş olsaydı, diyordu. Kadınla karşılaştığı o çöp tenekesinin önünde bir süre duralıyor, bir mezarın başında gibi o günü ve kadının onu içine çeken yüzünü ansıyordu. Artık pırıl pırıl parlattığı o fayanslara yansıyan bir yüz vardı. Kağıtkadın… 

Yaşlı adam, nicedir balkona çıkmıyordu. Panjurları kapalıydı. Mesut, merakla karışık bir yakınlık duyduğu adını bile bilmediği adamı balkona çıksın diye bekler olmuştu. Gidip kapısını çalmak istedi. Yanına bir şişe rakı mı alsaydı… Saçmalamıştı. Ne rakısı? Kırk yıllık dost gibi… Kapı açıldığında, adama ne diyecekti? Merhaba, diye başlardı. Sonra? Sizi göremeyince merak ettim. Bir şey açıklamaya kalmadan yaşlı adam, üstündeki başı taşımaktan yorgun damarlı boynunu çevirip balkonu işaret ederdi. Kurulu masaya oturtur, ağzında külü düşmekte olan sigarasını içine çekerken bir kadeh su, usul usul beyaza çalar, iki kadeh neşeli çınlardı. Mesut, gözleriyle duvarı boydan boya kaplayan o fotoğrafları sorardı. Yaşlı adam, fotoğrafları tek tek uzun bir ırmak gibi akıp giden bakışları ile süzer, “Şu kucağında oğlan çocuğuyla masadaki pastanın mumlarını üfleyen genç adam var ya, o benim.” diyerek başlardı anlatmaya. Anlattıkça geçmişin sesine söz olurdu. Peki bir türlü göremediği yaşlı adamın o saklanan yarım yüzü? Mesut, orasını düşlemeye uğraşırken yatağında sızdı.

Sabah evden çıktığında, yaşlı adamın balkonuna baktı. Panjurlar hâlâ kapalı. Neredeydi bu adam? Bütün gün yaşlı adamı düşündü. Akşam iş dönüşü, çöp tenekesine doğru yaklaşırken yaşlı adamın balkonuna baktı. Panjurların hepsi açıktı. Mesut, şaşkınlıkla karışık sevindi. Ancak sevinci kısa sürdü. İçeride dolaşan birkaç adam, evdeki eşyaları dışarıya çıkarıyor bir kısmını ise çöp kenarına bırakıyordu. Çöp tenekesinin çevresi demode mobilya ve öteberi ile bir yığıntı oluşturmuş, köşedeki simsar antikacı, yığının içinde kaybolmuştu. Antikacı, birkaç sandalye ve etekli bir abajura alıcı gözüyle bakıp kenara ayırdı. Yığıntı eşelendikçe; birbirleriyle akraba bile olmayacak türlü coğrafyalardan kimi güleç kimi ağlak, kimi öfkeli, kimisi kumral, kimisi siyahi, kimisi çiğ beyazı her tenden her ırktan çerçeve içinde insan yüzleri beliriyordu. Mesut, kucağında küçük bir çocukla pasta üfleyen adamı daha doğrusu düşlediği o fotoğrafı aradıysa da bulamadı. Yanılgısını yutkundu. Antikacı, yer yer paslı damlalarla sararmış ceviz oymalı bir aynayı tepesinde durup onu seyreden Mesut’a doğru uzattı. “Aynaya ihtiyacın var mı?” diye sordu. Mesut, soruya soru ile karşılık verdi. “Şu karşıdaki ev? Taşınıyor mu ne?” Taşınıyor ya, dedi antikacı balkona bakarak. Acı acı gülümsüyordu. Ölüm de taşınmak değil midir? Mesut, adamın ağzından çıkanlara; ne yapacağını bilemez yüzünü çevirdi, elinden yere doğru sarkmış aynaya telaşla sığındı. Düşlerini süsleyen Kağıtkadın, muz kabukları ve fasulye yemeği artığının arasından; bir veda duygusuyla boşluğa tutunuk uzanan o eliyle aynaya yansımıştı. Kucağında sarmaladığı kurdun gövdesinin üstüne yapıştırılmış -bir fotoğraftan kırpıldığı anlaşılan-  siyah saçlı, sümbül bıyıklı genç bir adamın yüzü, yavru pençeleriyle sarmaladığı kadına dolu dolu gülümsüyordu. 

Başlık görseli: https://3dduvarkagitlari.com/kirmizi-sapkali-kiz-duvar-kagidi-3-boyutlu-sapkali-bayan-duvar-kagidi-10006509-6-kirmizi