Bu yazıyı dün (6 Temmuz’da) yazabilirdim, ancak o zaman yazmadım. Frida’nın kimliğinde, 6 Temmuz’da doğduğu yazıyor, ancak kimliksiz bir sanat ve isyan tanrıçasının, doğduğu günü kendisinin belirlemesine izin vermek, herhalde bir imgedaşı olarak, anısına karşı ifa edeceğim en önemli görevlerden biridir. Onun hayatını anlatmayacağım. Onu övmeyeceğim. Bugüne kadar hakkında okuduklarınızı tekrarlayacak olsam, zaten bu yazıyı yazmazdım. Ben size, Frida’ya bakmanızı istemedikleri şekliyle anlatacağım onu.

Doğduğu yıl önemli değil. Coğrafya, sadece kimsesiz devrimler çağının, egzotik ve ateşli havasını hissetmek için bilinebilir. Sanatsal olarak bir hayli benzediği sürrealizm akımını dahi benimsememesi, kimliksiz bir imge tanrıçası olduğunu anlamak için yeterlidir. İkiyüzlü ahlak dolandırıcılığını, onu savunan yığınların yüzüne vuran, tabularını fırçasının ve kasıklarının arasında parçalayan bu çirkin kadın, yüreğinde taşıdığı alevli cazibeyi, bize tablolarındaki karanlık sahnelerle bahşetmiş.

O bir kadın, bir sanat ve başlı başına bir isyandı. Yatağında kendisini ölümüyle beraber anlatması da, muhtemelen bundandı. Göğüs kafesinden göğe yükselen spektrum, onun bulutların üzerindeki sehpası ve kanvasıydı, tabuların kanıyla yoğurduğu zihni, zamanının ötesine taşmış bir kara kalem çizimiydi.

Jodorowsky, baş yapıtı olan Holy Mountain filminde, “Ölümsüzlük diye bir şey yok, hepiniz sonlu hayatlarınızı, aşkla ölümsüzleştirebilirsiniz” sloganıyla, sanatın gücünü ve uzamını, belirlenemez olarak belirledi. Bu diyalektik, kendisinden farklı zamanlarda, farklı bölgelerde yaşayan ve yaşamış olan tüm ölümsüz hayal gücü kahramanlarının rotasını da çizdi.

Kimliksiz, cinsiyetsiz ve ahlaksız bir imge militanı

Zindanda ölümsüzleşen Zapata ile aynı ülkede yaşamış olan Frida, kafatasının içinde kurulmak istenen zindanı, hayalleriyle çatırdatan tüm hayatları hatırlamamız gerektiğini anlattı ve beyninin içindeki kırlarda, elinde paletinden başka silahı olmayan bir sanat gerillası olarak, yerleşik zulme karşı, zihniyle başkaldırdı.

Bir kafes, bir kuş aramaya gitti“, o kuş kafesten kaçmayı reddetti. Kaçmak, bir anlamda suçlamayı kabul etmekti, o ise, o kafese karşı savaşmayı tercih etti. Kimliksiz, cinsiyetsiz ve ahlaksız bir imge militanı oldu, tuvallerinde ölümsüzleşti. Mezarını yer yüzünde ararsanız, yanlış yöne gidersiniz. O kalbinin saklandığı hapisten göğe, birkaç fırça darbesiyle uçtu ve bizlere, hayatla ölüm arasındaki yol üzerinde inanılmaz kareler bahşetti.