Eski Yunan’da başlayan müzecilik anlayışı günümüzde devletin ideolojik aygıtı, hükümetin gücünün kökeninin simgesi olmaktan çıkıp giderek bireyselleşiyor ve cin fikirli pazarlayacıların elinde şekil değiştiriyor. Bir zaman makinesi olarak işlevi giderek gündelik ve geçici olana yüzünü dönüyor. Müzelere gelenlerse vitrinlerde sergilenenleri izlerken bir müze ziyaretçisi değil de alışveriş merkezindeki bir müşteriye dönüşüyor. Durum öyle bir hal almış ki duyguların bile bu marketin parçası olabilmesi hiç de şaşırtıcı değil. Bunun en güzel örneği ana merkezleri Zagreb’te ve Los Angeles’ta bulunan “Museum of Broken Relationships“.

2006 yılında kurulan müze adından da anlaşılacağı üzere başarısız ilişkiler ve onlardan arda kalanları sergilemeyi amaçlıyor. Yani dünyanın dört bir yanından gelen objelerin bağışıyla onları anlamlandıracak bir bağlam sunarak pazarlıyor. Müzenin sitesine göre bu müze bizimle ve sevme-kaybetme şekillerimizle ilgili. Müze o kadar ilgi çekiyor ki gezici olarak pek çok ülkeyi dolaşmasının yanı sıra 2010 yılında “Avrupa’daki En Yenilikçi Müze” ödülüne layık görülüyor EMYA Kenneth Hudson Ödülleri tarafından.

Bu beni yenilikçiliğin gerçekten olumlu bir sözcük olup olmadığı hakkında düşündürüyor. Çünkü aslında burada olan şey uluslararası bir duygu ticareti ve müzeyi gezerken hissettiğiniz insanların yatak odalarına ve özel hayatlarına burnunu sokma hissi. Bu, ben de dâhil olmak üzere insanlara gizli bir haz veriyor olsa gerek ki bu kadar rağbet görüyor.

Bir evin odalarını dolaşır gibi geziyorsunuz müzeyi hatta bir oda beyaz fayanslarıyla banyoyu çağrıştırırken diğer oda daha aydınlık olup videoların döndüğü ekranlarla salon havası yaratıyor. Yine de her şey bir ev sıcaklığından uzak kliniği andıran duvarlar önünde sergileniyor ve belki de böyle bir proje zamanın gerçekleri dışında kalsa kliniklik olarak sayılabilirdi benim fikrime göre. Ama bunun tersine bu yaratıcı fikrin sahipleri bu eşyaların bağışlanmasıyla aslında insanların eski ilişkilerinden kalan ağırlıktan kurtulma vaadi veriyor.

Müzenin konseptine göre ilişki sözcüğü daha geniş bir anlamla mesela aile içi ilişkileri de kapsarken, gezici oluşu onu diğer ülkelerde sadece aşk ilişkileri tarafıyla gösteriyor. Belki de en iyi bu tarz ilişkiler pazarlanabiliyor kim bilir…

Şüphesiz ki Türkiye’ye olan ziyaretlerinde müzenin İstinya Park’ı mekan olarak ve zaman olaraksa sevgililer gününü kapsayan dönemi seçmesinin şaşılacak bir yanı yok. Müzeyi gezen ziyaretçiler belki de birkaç dakika sonra bir süre sonra sevdiklerinin acılı bir ayrılık sonrası oraya bağışlayabilecekleri hediyeler almaya gidecekler kim bilir. Tabii önemli olan almaları yani tüketmeleri sınırsızca tam da sistemin istediği gibi ve metalara anlamlar yüklemeleri. Orijinal yaratıcı bir sanat projesi olarak görülmesi belki de diğer gaf yanı. Burada sanatçı nerde, sanat eseri hangi süreçlerin sonunda kim tarafından nasıl oluşturuluyor? Bu sorular Barthes’in ünlü makalesi “The Dead of Author”ı akla getiriyor. Belki de onun da söylediği gibi artık yazar sanatçı değil onları okuyan önemlidir. Yani birey ve bu birey sonsuz bireyselliğiyle mekânları ve kurumları her gün yeniden şekillendiriyor.

Peki hangi objeler sergileniyor bu müzede?

Geniş bir koleksiyona sahip olsa da gezici ve yenilikçi olduğu için ürünler sürekli değişiyor. Benim ziyaretim sırasındaki en etkileyicilerinden biri eski sevgilisinin eroini bıraktığını zanneden bir kadının şüphelerinin üzerine gizlice yaptığı eroin testiydi. Hamburger şeklindeki bir köpek oyuncağının altında yazan köpeği bile ondan daha fazla şey bıraktı yazısıysa ilginç olan bir örnekti. Bir editörle evlenen bir yazarın kıskançlıkla sonuçlanan hikâyesini anlamlandırmak içinse ince ince kesilmiş kağıtlardan oluşan bir deste vardı camekanda. Yanınaysa bu ilişki sonrasında kâğıt kesiğinin ne olduğunu anladığına dair bir not düşülmüştü.

Hikâyesini sevdiğim bir tanesindeyse kocaman bir liste üzerinde “İngiltere’de kalman için 10 neden” başlığı yazılıydı. Avusturalyalı bir kadına aşık olan bir erkeğin hazırlayıp başarısızlıkla sonuçlanan listesinin altında “Belki de 11. maddeyi eklemiyi unutmuşum yani bu tarz duyguları çok sık hissetmediğimi.” yazılıydı. Tabii bu akla madem aşkını tüm dünyaya duyuracak kadar yanıp tutuşuyordun neden kadının peşinden gitmedin sorusunu getirmiyor değil ama orada asıl önemli olan başarısız olunması sanırım. Aile hikâyelerindeyse annesinin iki elbisesini ve ayakkabısını bağışlayan bir kadınla büyük annesinin hatıra kutusunu paylaşan bir diğer katılımcı vardı. Türkiye’dense internetten edindiğim bilgiye göre eski sevgilisinin ona bıraktığı tek nesne olarak bir Zagor sayısı ve 2000 yılından kalma 1.000.000 TL bulunuyor koleksiyon içinde.

İnsan duygularını ve acı dolu hikâyeleri metalaştırmak, bununla da kalmayıp bu metaları bir salonda sergileyip bu insanlar üzerinden para kazanmak ne kadar etik bunu bilmiyorum. Bildiğim bir tek şey varsa kitle başkalarının günlüğünü okumaktan sinsi bir zevk duyuyor, dramdan ve başkalarının acılarından besleniyor.