Biz modern zaman kadınları mutluluğu kendi içimizde arayıp sonra da neden bir türlü mutluluğa erişemediğimizi çözmeye çalışır; bunu yaparken de gerek felsefi, gerek sosyolojik, gerek ideolojik irdelemelerde bulunuruz ya hani? Hani bazen canımızın tak dediği noktada gelişi güzel kelimelerle “Yanlış yaptım; herkes gibi evlilik olsaydı ya tek derdim! Daha mutlu olurdum o zaman!” diye hayıflanırız ya… Hani bir gün gerçekten buna kafayı takar da çoktan dönüşü olmayan bir yola girdiğimizi fark eder; bu kıskaçtan çıkamayacağımızı anlayınca kendimizden soğuruz ya… Hah! İşte tam da böyle bir dönemde bütünüyle ön yargıyla uzak durduğum Kocan Kadar Konuş filminin başlat butonuna gitti elim.

Öncelikle belirtmeliyim ki Kocan Kadar Konuş filmi kitaptan uyarlama bir film ve vizyona girdiği yıl 15 hafta boyunca 1.930.677 kişi tarafından izlendi. İnceleme film üzerinden olacaktır.

Bir kere görsel açıdan eğlenceli, başarılı, hatta genel olarak Türk sinemasına bakarsak farklı bir film olduğunu söyleyebilirim. Karakter yaratımı açısından ana karakterin ismini (Efsun) çok klasik ve çok düşünülmüş bulmakla birlikte klasik bir Türk entel kadın karakterin çiziminin bilindik, sıradan ve doğal ögeler taşıdığını belirteyim.

Tabii ki bu karakter genel bakış açısıyla –ya da önyargılı bakış açısı demek daha doğru olacaktır- bakıldığında dış görünüşünden çok kültürel birikimine önem vermektedir. Bol bir hırka, kemik çerçeveli gözlük, şekline, rengine kafa yorulmamış fönsüz saçlar ve hayatının anlamı olabilecek bir kitap böyle bir film karakterinin vazgeçilmezidir elbette. Ve elbette dış görünüşünden çok kitap okumaya önem veren bu kızımız lisede kimseyle çıkmamıştır ve âşık olup da kavuşamadığı yakışıklı bir esas oğlan vardır.

Ve yine elbette bu kızımızın kırk yılda bir bulduğu (hayatı boyunca az sayıda erkek arkadaşı olduğunu karakterin kendi ağzından duyarız) erkek arkadaşı ona yeterince ilgi göstermiyordur. Bunun tartışmaya açık birçok sebebi olabileceği gibi filmde bunun suçlusunun entel kızımız olduğu çok basit bir görsel ögeyle sevgilisiyle buluşmaya kot-tişörtle gitmesiyle sezdirilir. Belki de bu yüzden sevgilisinden yeterince ilgi görmemektedir?

Kendisinden on yaş küçük kuzeninin evlenme teklifi alması canına tak ettirir ve “Ben nerede yanlış yapıyorum?” diye isyan ederek kız kardeşlerinden ve annesinden yardım ister. Erkeklerin nasıl tavlanacağı; evliliğe nasıl ikna edileceği konusunda ailenin bütün kadınları bu kültürlü ama taktik bilmeyen kızımızı eğitmek için seferber olur ve tabi ki işe esas oğlanı esas kızın çok güzel yemekler yaptığı konusunda ikna etmekle başlarlar.

Ve yine tabii ki kitaplarla büyüyen bu entel kızımızın hayran olduğu bir babası vardır; onu ailenin kadınlarından ayrı tutan; onun bu halini(!) destekleyen belki de tek insan. Bu baba figürü; entel kızımız ailenin kadınları tarafından dişilik konusunda eğitilirken “Sen de uydun bunlara; değiştin” diye hayıflandığında ve kızımıza “Ben ne yapıyorum?” dedirttiğinde karşımıza çıkar. Yani ailenin bütün kadınları saçmalarken bir erkek ortaya çıkar (ki bu filmde ailenin reisi) esas kızımızın aklını başına getirir.

Kızımız ne yapıyordur? Onu en doğal haliyle sevmiş olan erkeği yapmacık halleri ve evliliğe merakıyla kendinden adım adım soğutmaktadır. Tabii ya! Erkekler taktik peşinde koşmayan, doğal, kültürlü kadınlardan hoşlanmaktadır. Hatta o kadar ki; erkek egemen film olarak anacağım bu filmde Türk kadını epey tiye alınmış ve hatta bu o kadar çekinmeden ve alelade yapılmış ki bir kadın olarak bu yazıyı yazma gereği duyan ben bile hemcinsimin düşürüldüğü hâl karşısında bütün ikiyüzlülüğümle 108 dakika boyunca gülüp eğlendim. Normalleştirmenin dayanılmaz karşı konulmazlığı!

Film bittikten sonra bu oyuna nasıl geldiğimi sorgulayıp durdum ve oyuna gelişimin sadece bu filmle sınırlı olmadığına karar verdim. Biz bu oyunun içinde uzun zamandır debeleniyoruz aslında. Üstelik gidişata ya da sonuca bakılmaksızın kadının oyunun hilebazı ilan edilmesi işleri öyle içinden çıkılmaz hale getiriyor ki yıllardır gittikçe yükselen kadın sesleri normalleşti ve artık bir çok söylev klişe olarak nitelendiriliyor.

Kadın filmleri sadece festivallerde çoğu kadın olan belirli sayıda izleyiciye ulaşıyor. Biz birbirimize yeteriz demek; en büyük varsayımsal terapi. Kadının haklarını edinip (evet maalesef edinme aşamasında olduğumuz haklarımız var hâlâ) koruması için önce bütün kadınların bilinçlendirilmesi ve anlayışı (kadının kadına anlayışından söz ediyorum) özümsemesi gerekiyor. Sorun bu dünyada bir (Emekçi) Kadınlar Günü olmasından; bu günün bütün anlam ve önemini yitirerek dile getirilmesinden ve üzücüdür ki kutlanılmasından çok daha büyük.

Yıllardır süre geldiği şekilde üretimin, tüketimin, arzın, talebin, hatta sanatın bile kullanılarak empoze edildiği erkek egemen tavırla başa çıkmanın tek yolu aynı şekilde her alanda normalleştirilmiş bir tavırla yer almak belki de. Kadın filmlerinin yer aldığı festivallerle sadece derdi olan ve bu derdi irdeleyen kitleye hitap edilebiliyor. Elbette seyirciye ulaşmadan daha gişeye bir filmi kabul ettirememenin bir sürü sebebi vardır.

Zaten biz kadınlar olarak keşkeler aleminin varsayımsal terapilerine aşinayız. Öyle olsa güzel olurdu, aslında böyle olmalı, neden neden neden gibi cümleler, nidalar ve soru işaretleri içinde yaşayıp gidiyoruz. İzliyoruz. Dayanamayıp konuşuyoruz. Bazen içimize kapanıyoruz. Ve evet maalesef en çok kendimize, birbirimize ediyoruz.

Varsayımsal terapilerin gerçekçi anlayışlara dönüşmesi dileğiyle…