Asabiyim Ben, ya da orijinal adıyla Relatos Salvajes, doludizgin, gerim gerim geren, gererken aynı zamanda oldukça eğlendiren bir kara komedi. Ana karakterlerin başlarına gelen kötü olaylarla bir şekilde iyi hissetmenizi sağlayan, altı adet bağımsız kısa hikâyeden oluşan bir film. Bağımsız hikâyelerden oluşmasıyla Meksika yapımı, birden çok hikâye anlatan Amores Perros ve Babel gibi filmlerden ayrılıyor. Yine de altı hikâye, ortak bir tema etrafında birleşiyor: İntikam. Aslında sadece intikam diyerek geçebileceğimiz bir şey değil bu, daha çok kontrolü kaybetme zevki arka planda saklı olan.

Szifron bu temayı seyirciyi hiç sıkmadan son derece akıcı bir üslupla aktarıyor. Öyle ki, hikâyeler birbiri ardından gelirken zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamıyorsunuz ve film jeneriği girdiğinde hevesiniz kursağınızda kalmış vaziyette, üzerinizden fırtına gibi geçen filmin etkisinden çıkmaya çalışıyorsunuz. Başarılı bir kara mizah ürünü olan filmde, güçlü bir satirik dil kullanımını hissetmek mümkün ve bunu daha da etkili hale getiren, aynı zamanda seyirciyi eğlendiren unsurlardan biri ise ironi. 

Fare zehri, son kullanma tarihi geçerse daha mı etkili olur yoksa bir işe yaramaz mı sorusuyla kafamızı kurcalayan film, birbirinden renkli sürpriz sonları ile bizi gülümsetiyor. Birçok duyguyu aynı anda yaşamamızı sağlayan film, aynı zamanda düzenin nasıl bir anda kaosa dönebileceğini de gösteriyor.

Film, süperegodan bağımsız, yalnızca idlerinin peşinden giden insanların öyküleri anlatıyor. Bu, filmi seyircilerin gözünde cazip kılan ve ilk bakışta hissedilen gerilimli havasına rağmen filmi eğlenceli hale getiren en önemli unsur. Çünkü, günlük hayatta her daim kendini, istediğini yapmaktan alıkoyan biz seyircilere, bu öyküleri anlatarak bir nebze olsun arınma (katharsis) yaşatmış oluyor. Bir anlamda filmin, başarısını buna borçlu olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca, oldukça normal ve sakin bir hayat yaşayan karakterlerin hepsinin kontrollerini kaybedip bir değişimden geçmelerinin, popüler kültürde son zamanlarda kullanılan ilgi çekici temalardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Breaking Bad, Fargo ve kısmen Dexter gibi diziler bu konuda verilebilecek örnekler.

Freud, insanların doğaları gereği kötücül canlılar oldukları görüşünü öne sürer. İnsanlığın, önüne geçilmezse sürekli birbirlerini öldürmeye devam edip barışçıl bir yaşama sahip olamayacağının anlaşılması sonucu yapılan bir toplum sözleşmesinden bahseder. Bunun bir benzeri de, Thomas Hobbes’un ünlü eseri Leviathan’da geçer, insanların güvenceye alınan temel hakları dışındaki hakları, mutlak güç ve yetki devlete verilir. Yani şimdi diyebiliriz ki, devletin, yetkisini insanların bu ve buna benzer dürtülerini bastırmak için ve halk üzerinde sıkı bir kontrol oluşturma amacıyla kullanır, pek aşikar durum aslında. Ancak, insanlar bütün haklarından vazgeçtikleri vakit, kendilerine yapılacak olan haksızlıklara karşı durmaktan da vazgeçmişler midir?

İnsan doğası gereği yasaklarla ve kısıtlamalarla karşılaştığında bunlara tepki gösterir, haklarını bir sözleşmeyle vermiş olsa dahi. John Locke da aslında bunu söylüyor, insanların doğası konusunda Hobbes ile hemfikir olmasına rağmen devlete verilecek güç ve yetki konusunda daha sınırlayıcı davranıp insanlara, devletin yetkilerini kötüye kullanması durumunda, toplum sözleşmesini yok sayabilme olanağı sağlıyor. Geçmişe bakarsanız zaten en eski ya da en güçlü devletlerin hâlâ yerinde olmaması bunu kanıtlar gibidir. İnsanlar içlerindeki karşı konulamaz dürtüye uyar ve isyan ederler, ve ondan sonra devlet ve devleti temsil eden kurumlar eski değerlerine sahip olamaz artık.

Filmimizdeki karakterlerden Simon, onunla aynı durumdaki ve öğrenilmiş çaresizliklerinde boğulmuş insanların aksine, artık kendisine yapılan haksızlığa karşı durmak ister ve başlarda hiçbir destek görmezken hikâyenin sonunda bir kahramana dönüşür. Szifron, böylece hem böyle bir cesaretin ödüllendirilmesi gerektiğini anlatıyor hem de her ne kadar vurgusu yapılmasa da bir mesaj veriyor gizliden gizliye: “Haksızlığa mı uğruyorsunuz, adalet yok mu? Siz sağlayın!

Filmde her ne kadar tatmin edici bir sona ulaşşa da bu hikâye, ki devlet falan yıkmıyor Simon, gerçek hayatta olayların boyutu çok daha geniş ve zorlu bir hale geliyor. Tarih boyunca gerçekleşen devrimlerden çok daha fazla sayıda gerçekleşememiş devrimlerin olduğunu bilmek gerek, çünkü insanlar, Hobbes’u haklı çıkartırcasına, barış içinde yaşayamama problemine sahipler ve egemen olma, kontrol kurma isteği, ya da belki dürtüsü de diyebiliriz buna, daha önceki dürtüleriyle deneyimlediklerinin önüne geçiyor ve aynı hatayı milyonlarca kez yapıp da asla ders çıkaramayan insanlık çıkışı pek mümkün olmayan bir döngünün içine giriyor.

Sonuç, elbette yapılan devrimlerin sonucunda kurulan ve yine başka bir devrimin sonucunda yıkılacak devletler olarak görülüyor. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta, insanın içindeki karşı konulamaz dürtünün asla yok olmaması; bastırılabilir, dışa vurumu engellenebilir ancak asla yok edilemez olmasıdır. En çekinik, içe kapalı ve teslimiyetçi insanlar bile, yeterince üzerlerine gidilip damarlarına basıldığında, karşı koymak isteyecek ve sonunda kontrolünü kaybedecek, dolayısıyla içindekileri dışa vurup arınacaklardır ve en nihayetinde bundan zevk almaları kaçınılmaz bir hale gelecektir.

Filmdeki ikinci hikayede aşçı Cocinera, aslında kendisiyle ilgili olmayan bir konuda oldukça hayati ve kesin bir karar vermekte bir an bile tereddüt etmez, ve diğer ana karakter Mazo ne kadar karşı çıksa da planladığı şeyden vazgeçmez ve yapar, çünkü onun için bir tutsaklık hali olan durumdan kurtulmasının tek yolu olarak bunu görür ve içindeki karşı konulamaz dürtü ona bunu yapmasını söylemektedir. Tefeci ve mafya olan bir adam ve hayatını mahvettiği bir kadın denklemdeyken, üçüncü bir kişi olarak aşçı, aslında Szifron, olaya dâhil olur ve tam da bizim istediğimiz noktaya getirip, öldürüyor kötü adamı. Ardından. Cocinera’nın ağzından bize sesleniyor: “Dünyayı yönetenlerin hepsi piç kurusu. Uyan artık çocuk!

Sonuç olarak, Szifron’un öç öyküleri antolojisi olarak tanımlayabileceğimiz bu portmanto filmi, yalnızca intikam ve öfke üzerine kurulu değil, aynı zamanda derinlerde saklı olan ve yok olmayan dürtüyü ve bu dürtüyle hareket etmekten zevk alma eylemini de aktarıyor izleyiciye. Belki de toplumsal düzenin bir sonucu olarak varlığını unuttuğumuz ya da deneyimlesek bile fark etmediğimiz bu dürtüyü, filmi izleyip üzerine düşündükten sonra açık ve seçik bir şekilde keşfetmemizi sağlıyor. Evrimsel ve kültürel süreçler içerisinde belki bastırılarak, kısıtlanarak ve biraz daha insanileşerek de olsa yok olmadan süregelen bu dürtü, aslında her gün binlerce üçüncü sayfa haberinin çıkış noktasını oluşturuyor. Filmdeki hikâyeler de, bu tür haberlerin arkasındaki olayları anlatıyor. Szifron, normal hayatta haberini okuyup geçeceğimiz öyküleri akıcı, heyecan verici ve vurucu bir şekilde aktarıyor ve “Bakın,” diyor “bu karşı çıkılamaz ve yok edilemez dürtü her an bizimle.”