Demokan Atasoy’un Oğlak Yayınları Maceraperest Kitaplar serisinden çıkan ilk kitabı Konuşulmayan okuyucuyu rahatsız etmek, düşündürmek, konuşulmayanları gün yüzüne çıkarmak için geliyor. Bir oturuşta okuyabileceğiniz bu sürükleyici ilk romanı hiçbir tanıtım yazısı anlatamaz. El âlemin dediklerini gaipten sesler olarak duyacağımız, ahlak çizgilerinin nerede çekildiğini bilmediğimiz, Türk toplumunun travmalarının kişilerin travmalarına dönüşmelerine tanık olacağımız bir roman.

Atasoy’un öyküleri daha önce Yabani Dergi ve Lemur Dergi’de yayımlanmış. Anadolu Korku Öyküleri serisinde, Aşkın Karanlık Yüzü’nde ve Karanlık Yılbaşı Öyküleri’nde yer almış. Konuşulmayan yazarın ilk romanı.

“Ben Konuşulmayan’ı doğaüstü unsurların kullanıldığı, nostaljik bir Türkiye masalı olarak görüyorum ve onu yazarken insanların neleri konuşmadığını anlatmak istedim.” diyor Atasoy Konuşulmayan hakkında. Aslında, Konuşulmayan’ı en iyi tanıtan cümle bu.

Konuşulmayan, bu ülkenin yaşadıkları ve bunların kişiler üzerindeki etkilerinden oluşuyor. Temelde iki kişi anlatıyor ama bütün bir toplumu gözlemlemek mümkün. Ana karakterlerden biri Dalınç ile geleneklerin insanlar üzerinde ne kadar baskısı olduğu, ailenin bir kişiyi nasıl parçalayabileceğini görüyoruz. Cinsellik konuşulmuyor, baskılar konuşulmuyor, travmalar konuşulmuyor. Aslında, toplum sadece iyilik istiyor, aileler çocukları için en iyisi olsun istiyor.

Dalınç Baysal: Eski Oğul ve Memur, yeni Koca ve Müdür

Dalınç, küçük yaşta babasını kaybetmiş annesiyle birlikte yaşayan biri, bir devlet memuru. Mesleğini annesi seçmiş, devlet işi işlerin en önemlisi annesine göre. Daireden eve, evden daireye giden, sessiz bir adam. Daha önce hiç sorumluluk almamış, bütün kararları annesi vermiş. Annesi Alzheimer’a yakalandığında hayatındaki her şey kırılıyor. Annesi markete diye evden çıkıp 2 hafta geri gelmediğinde ve Adli Tıp’tan yaşlı bir kadın cesedini teşhis etmesi istendiğinde iyiden iyiye sarsılıyor. Morga gittiğinde ise Hande ile karşılaşıyor.

Dikkat: Yazının buradan sonraki kısmı kitap ile ilgili spoiler içerir.

Sonrasında olanların üzerinden geçiyorum: (1) Morgda gördüğü ölü bir kadına aşık oluyor, Hande’ye, onu öpüyor ve Hande uyanıyor, Hande’yi kaçırıp eve götürüyor, (2) ısrarla Hande’nin bebek gibi olduğunu söylediği halde ve bir bebek gibi onunla ilgilendiği halde onunla ilişkiye giriyor, (3) morgdan Hande’yi kaçırdığını gören ve para vermezse onu şikayet edeceğini söyleyen temizlik görevlisi Hasan Hüseyin’i öldürüyor, (4) annesi geri geliyor, Hande’yi annesine karım diye tanıştırıyor, ve sonra söylediği yalana körü körüne inanıyor, (5) Hande hamile kalıyor, Dalınç “karısına” tecavüz ediyor ve çocuğun düşmesine sebep oluyor, (6) dairede müdür oluyor ve rüşvet almaya başlıyor, (7) “karısını” aldatıyor ve bu sırada zaten başka bir kadına, Afet Hanım’a, da tecavüz etmiş oluyor.

Bu olaylar dizisinde Dalınç’ın nerede iyi nerede kötü karakter olduğu ayırt edilemez halde, çünkü aslında tek istediği “karısı” Hande ile sonsuza kadar mutlu olmak. Çocukluk travmaları üzerinde derin izler bırakmış bu zavallı adamın aşkı için yapmayacağı şey yok, ölümü yenmeye bile kararlı. Bastırdığı cinselliğini en kötü şekilde kullandığı için onu suçlayamıyoruz da, çünkü nasıl davranacağını öğrenmemiş. Gelenekçi annesi, oğlu için en iyisi istediği için onu korumuş, en iyi olduğunu düşündüğü kararları vermiş, onun için en iyi eşi bulmak istemiş.

Emine Baysal: Gelenekçi, baskıcı bir anne

Dalınç’ın annesi, bence kitabın en güçlü yönlerinden birini gösteriyor: karakterleri. Her bir karakter düşünülerek özenle oluşturulmuş. Geçmişleri, bugünleri, gelecekleri, söylediklerinden giysilerine dek detaylı olarak veriliyor. Anne figürümüz, Emine Baysal da son zamanlarda okuduğum en iyi karakterlerden biri. Dalınç’ı tek başına yetiştiren bu disiplinli kadın, her pazar günü evdeki bütün menteşeleri yağlayacak kadar da özenli biri. Evde tek bir toz zerresi yok, saat gibi işleyen bir ev yaşantıları var, oğlunu törpüleye törpüleye şimdi olduğu yere getirmiş. Bu kadını karşımıza alıp konuşmaya çalışsak, Emine Hanım, bakın oğlunuzu böyle yetiştirirseniz gelecekte bunlar olacak desek, bize gözlerini patlatır burnundan solur ve yine “El âlem ne der?” der. Emine Baysal, Türkiye’nin yaşadıklarından etkilenen yıkılmaz bir insan figürü. Ülkenin hataları, onun sarsılmasına ve kötü günler geçirmesine sebep olmuş, aynı sıkıntıları çocuğu yaşamasın diye çabalıyor, bütün bunları çocuğuna travma ve gelecekte yapacağı hatalar olarak aktarıyor.

Dalınç: İyi mi kötü mü?

Dalınç yaptıklarını vicdanen tartsa da aslında olayları şöyle görüyor: (1) annesi hasta oluyor, (2) Hande ile hayatlarını birleştiriyorlar, (3) müdür oluyor ve artık ailesine en iyi şekilde bakabilir, (4) Afet Hanım onunla ilgilenmeye başlıyor, (5) karısıyla istediği gibi birlikte olamıyor, fiziksel ihtiyaçlarını karşılaması gerekiyor. Bu sırada, bir şeylerin yanlış gittiğini hissettikçe sesler duyuyor, toplumun baskılarının sesleri, el alemin ne dediğini duyuyor. Hayatı boyunca sorumluluk almamış ve başında hep güçlü bir otorite figürü olmuş biri, otorite figürü etkisiz hale gelince ve kararları kendisi almaya başlayınca böyle oluyor işte.

Hande Sedir: Eski manken, yeni ölü

Hande ise, ailesinin evlenme ve ev hanımı olma isteklerini yerine getirmemiş ve evden kaçıp manken olmuş genç bir kadın. Mankenlik kariyeri onu en sonunda öldürecek bir hayat tarzına sürüklüyor ve Dalınç onu morgda buluyor. Dalınç’ın ölü karısı olan, tecavüze uğradığı için çocuğunu düşüren ve tekrar hamile kaldığında çocuğu ölü doğan Hande’nin her iki hayatı da aynı şekilde bitiyor: istismar edilerek. Hande’nin ev kadını olması ancak ölse gerçek olurdu zaten, çünkü o evlenmeyi ve ev hanımı olmayı istemiyordu. Ama evlense, tam da Dalınç gibi iyi bir ailenin memur bir oğluyla evlenirdi.

İnce çizgiler

Hayatımızın ne kadar korkunç bir hale geldiğini anladığımız çizgi, ahlaki eylemlerin nerede kötü olduğu çizgisi, insanların nerede çok ileriye gittiğini söylediğimiz çizgi, doğa ve doğaüstü arasındaki çizgi ince. Bu çizgilere yaklaştığımızı anlamak zor, ancak geçtiğimizde fark ediyoruz. Yine de sağduyulu olmakta, vicdanımıza kulak vermekte, el âlemi bir kenara koymakta fayda var. Zaten bir kişiyi kötü bir eylem yapmaktan alıkoyan tek şey el âlemse, o kişi el âlemin görmediği her yerde yapabileceği bütün kötülükleri yapıyor demektir.

Başarılı bir şekilde kurgulanmış, her bir karakteri özenle oluşturulmuş, her bir ayrıntı cümlesine kadar örülmüş bir roman var karşımızda. Tek sorunu durağan olması, ama zaten hayat da tatsız ve durağan olabiliyor. Böyle bir romanın kıpır kıpır olmasını bekleyemeyiz. Durağanlığı kitabın etkisini arttırıyor, olayların nasıl geliştiğini ve ne kadar dehşet verici olduklarını hissedemiyor, ayağa kalkıp başınız dönünce anlıyorsunuz. Hoşuma gitmeyen tek şey, konuşma dilini kullanması oldu. Sonraları dikkatimi çekmedi, çünkü karakterler çok gerçekçi, karakter değil insanlar.

Türk toplumunu ve travmalarını bu yılda, bu kadar ayrıntıyla işleyen, yaşanan huzursuzluğu modern bir gerilimle okuyucuya verecek başka bir romanla ne zaman karşılaşırız bilmiyorum. Hiç kaçırmadan okumak gerek. Demokan Atasoy’un emeğine sağlık, güzel bir okuma deneyimi sunuyor. İyi okumalar herkese.