İnsanlık, düşünen ve düşündüğünü dil ile aktaran bir hayvan olduğunu keşfetmesi ile kendini diğer tüm varlıklardan daha özel hissetmiş ve tanımlamıştır. Zaman içerisinde gerçekleşen bilimsel keşif ve devrimler bu düşüncenin sarsılmazlığı üzerinde derin yaralar açmıştır.

Kopernik Devrimi sadece bilim açısından değil; felsefi açıdan da önemli bir anlam taşımaktadır. Kopernik Devrimi, matematikçi ve gökbilimci Nicolaus Copernicus’un 16. yüzyılda gökcisimlerinin durağan değil, sürekli bir devinim içinde olduğunu ve Dünya’nın da içinde olduğu sistemin merkezinde Dünya’nın değil Güneş’in bulunduğunu gösterdiği kozmolojik bir devrimdir. Kopernik Devrimi’ne kadar gezegenlerin Dünya’nın etrafında döndüğünü iddia eden evrensel düşünce, bireysel anlamda da insanlığın egosantrik tavırlarının açıklaması niteliğindedir.

Gezegenlerin Dünya’nın etrafında değil; Dünya’nın Güneş’in etrafında dönen gezegenlerden biri olması öznel anlamda, kuşkucu ve sorgulayan bireyler için büyük bir yanılsamanın deşifre edilmesidir. Zira artık kendimizi merkeze aldığımız Dünya yok olmuştur. Dolayısı ile çevremizdeki tüm varlıkların merkezinde de bir “ben” bulunmamaktadır, artık o varlıkları kendimizle tanımlamamız mümkün değildir. Egoizm maskesini çıkardığımız zaman geriye her canlıya aynı yaşam hakkını sunan bir Dünya’da yaşadığımız gerçeği kalır.

Özel ve tek hissinden vazgeçmek istemeyen insan için ise kaçış yolu basittir: Dogmatik inançlar. Bilime sırtını dönüp gerçek ötesine inanmak insanoğlunun kendini üstün görmeye devam etmesini sağlayan yegane güçtür.

Milan Kundera, “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” kitabında dogmatik inançlar üzerinden hayvanlara bakışımızı oldukça etkileyici bir şekilde tanımlamıştır:

“Yaradılış Kitabı’nın en başında bize Tanrı’nın insanoğlunu balıklar, kuşlar ve tüm yaratıklar üzerinde egemenlik kursun diye yarattığı söylenir. Yaradılış Kitabı’nı yazan insandı elbette, at değil. Tanrı’nın insana hayvanlar üzerinde egemenlik kurma iznini verip vermediği pek belli değil. Daha akla yatkın olanı, insanın inekle at üzerinde kurduğu egemenliği kutsasın diye Tanrı’yı yaratmış olması.”

Egemen, özel ve tek olma hissi yanlış olduğu kadar yorucu da bir histir. Kainatta diğer tüm canlılar gibi bir yıldız tozu olduğumuz gerçeğinin verdiği huzuru yaşamaktan bizi alıkoyar, sürekli değerli olduğumuzun teyidini arama ihtiyacına sebep olur.

Bu anlamda Kopernik Devrimi, hiyerarşi üzerine kurulu ideolojik yanılsamadan ve dogmatik inançlardan uzaklaşıp her anlamda etik bir Dünya’ya adım atmada büyük bir önem taşır.