Geçtiğimiz günlerde bir konser izledim; Light in Babylon. Sahnede müthiş bir enerji, cümbüş ve iyi bir performans vardı. Aklıma La Fontaine’nin bir şiiri geldi. Yazının devamında onu da paylaşacağım ama bu paragrafta sadece o şiir bağlamında konserde aklından geçeni söyleyeyim.

Dedim, “bizimkilerden biri şarkı söylüyor.”

İyi geldi. Gelmez olur mu?

Solistleri biraz kendinden, biraz kendilerinden, biraz İstanbul’dan, biraz dünyadan ve insanlardan bahsetti. Söyledikleri de iyi geldi. Gelmez olur mu?

Bir şeyler hakkında konuşmak sadece algılarımızı yansıtmaktan öte fiili olarak onları yaratıp etkileyebilmektedir de.” “Bu durum dile, değişim ve iyileştirme süreçlerinde çok daha özel bir rol kazandırmaktadır.”

Aslında bizi biz yapan da düşünce dediğimiz şeyin kendisi, yani nöronların birbirlerine ve dünyaya neler söylediğiydi. Bunun için nöronlarım sabah kalktığımda dün sahneden aldığım enerjiyi yazıyla buluşturmamı söyledi.

Einstein demiş ki, “sorunlar onları yaratan düşünce biçimleriyle çözülemez.” Katılıyorum. Tıpkı alıntıyı yaptığım kitaptaki, “İyi veya kötüye tepki vermek ve onların uygun bir şekilde üstesinden gelmek… Yaşam içinde gerçek keyif budur.” önerisine katıldığım gibi. Konser de keyifliydi, umarım yazı da öyle olur. Umuyorum çünkü sonuçta insanım ve insan tuhaf bir canlı.

Gerçek denilen şey

İnsan, bir yere kadar kendine sunulanları tek gerçek sanıyor. Elbette, bu tek gerçeğe eşlik eden ekranlar dünyasının söyledikleri de var. İnsan, sürekli bir yalnızlık halinde, kendi içinde kıskıvrak yakalanmış olduğunu unutmak için birçok şey yapıyor. Öğrenmişlikleri ve duyularının kendisine sunduklarından anlamlar çıkarıyor. Hepsini kafasının içindeki adına beyin dediğimiz ortalama ağırlığı dört beş kilo organın içinde saklanıyor. İnsan, bazen mecazi anlamda, başka insanların, bazense gerçek anlamda bazı hayvanların beynini yiyor. İnsan gerçekten tuhaf bir canlı.

Her yerde aynı olan tekrar

Dünyanın her hangi bir saatinde, her hangi bir yerinde bir çocuğa, böyle ifade edilmese de şöyle deniyor.

Haydi minik köle, okul seni bekliyor, uyanma vaktin geldi.

Oysa bu milyarlarla ölçülen çoklukta hiçbir okul, hiçbir yerde, hiç kimseyi beklemiyor.

İşte bu çoklukta insan, belki anlamı ıskalıyor belki de yakalıyor. Ne de olsa insan tuhaf bir canlı.

Benzerlikler

Dünyanın iyi bir seçeneği olarak, salonlu, tuvaletli, banyolu, oturma ve yatma odalı, mutfaklı evleri sunuluyor. Her ev aslında birbirine benziyor. Çoğunlukla, koruyor, kapatıyor, yalıtıyor, birbirine benzer yaşamları güvence altına alıyor.

Evlerin tepelerinde antenler, izleyici için sunulmuş, sterilize edilmiş, çoğu zaman değiştirilmiş, nasıl gösterilmesi isteniyorsa öyle yeniden düzenlenmiş gerçek denilenleri ya da kurgulanmış, finanse edilmiş, çekilmiş hayal ürünlerini ekrana taşıyor. Ekranın karşısında bir el kumandaya basıyor. Basıyor, kanal değiştiriyor. Basıyor, basıyor ve izliyor. Bakıyor. Kimi zaman görmek, kimi zaman ekranın karşısında kendini ve her şeyi unutmak için bakıyor. Buzdolabını açıp içinden yiyecek bir şeyler çıkarıyor. Bunu çoğu zaman elleri daha küçük olan yapıyor. Yani kadın. Ocağın başına da çoğu zaman geçen o, yemekleri yapan, tabakları masaya koyan, kaldıran, bulaşıkları yıkayan ve kumandaya o da dokunabilsin diye bir ekranı da mutfağa koyduran da o oluyor.

Bu evlerde çocuklar doğuyor, büyüyor. Ve bu olanlar, dünyanın bazı yerlerindeki insanlara, onların yaşam koşullarına bakınca yine de iyi bir seçenek olarak kabul edilebiliyor. Bu insanların çoğu için prime time’lar icat ediliyor. Rakip kanallar birbiriyle yarışıyor ve felsefeciler, kuramcılar ve medyacılar düşünüyor, üretiyor. Tüm bunlar insan için yapılıyor. Dediğim gibi insan tuhaf bir canlı.

Dünyanın bazı çocukları

Dünyanın başka bir yerinde, tarih içinden bakarsak daha yüzyıl bile geçmemişken üstünden mesela Polonya’da bir kız çocuğu belki adı Eva, akşamları evlerinin penceresinden görünen ağaca, yeşile, güneşe hayranlıkla bakıyor ve Tanrısına her gece dua ediyor. Cumartesileri daha içten dua ediyor. Tüm çocuksuluğuyla ettiği bu duaları Auschwitz ’de bırakıyor. Orada, belki de Tanrının, meleklerin, koruyucu hiçbir şeyin olmadığını düşünüyor. O cehennem kuyusunda olmasının nedeni, annesinin yaptığı ekmekten gizlice almış olması mı? Yoksa Maria’nın saçındaki kurdeleyi çekmesi mi? Eva bunları düşünüyor. Bir anlam veremiyor. Belki orada dua etmeyi bırakan sadece küçük Eva değil. Belki Auschwitz’de dua etmeyi birçok insan bırakıyor. Belki hepsi bırakıyor ama bunun böyle olup olmadığını kalan kemiklere ya da yanmış cesetlere bakarak anlayamıyoruz.

Belki dünyanın her yerinde birbirine benzeyen ama içinde şiddet ya da tecavüzün kol gezdiği yani kendi içinde bir cehenneme dönen evlerdeki çocuklar da dua etmeyi bırakıyor. Bunu da bilmiyoruz. Onları ve olanları yokmuş varsaymaya devam ediyoruz. Bunu nereden mi biliyorum? Bence bunu hepimiz biliyoruz. Dünyada hala açlığın, susuzluğun, birbirinden farklı boyutlarda şiddetin ve buna benzer bir yoksulluğun olduğunu bildiğimiz gibi. Tıpkı ara sıra ekranlara çıkan dramların dehşetine kapılmamak için kanal değiştirmek gibi kolay yapamıyoruz bu unutma işini, bunlar, bilinci, kendi köyünün, kasabasının, küçük dünyasının dışına çıkmış herkes için geçerli gerçekler. Öyle kolay değil sadece kanal değiştirerek televizyonun karşısında duyarsız yaşamak. Lakin insan tuhaf bir canlı.

Gerçeklerden kaçarken

İşte bu nedenle kimi zaman dünyanın gerçeklerinden kimi zaman kendimizden kaçıyoruz. Neden kaçtığımızı bile bilmeden. Tortusu kalıyor ya da bilmediğimiz bir ormanın gece fısıldayışları gibi sesler içinde kaygılarımız yükseliyor.

Bu nedeni belirsiz kaygılar, mutsuzluklar vs. için de pekçok pop çözüm bulunuyor. Mesela, negatif düşünceden bahsediyorlar, enerji vampirlerinden, karanlık modun kendisinin karanlığından, size olumsuz gelen insanları hayatınızdan çıkarın, deniyor. Şifalanın, iyileşin, deniyor. Bol bol tüketin aslında her şey bu kadar basit ve kolay, deniyor. Kumandaya basmak kadar kolay olmasa da sonuçta yüzlerce kişisel gelişim kitabı var, deniyor. Al birini, bu diğerlerinde çok farklı. Tüh, yine mi dünya tozpembe olamadı. Bir başka sefere inşallah.

Tüm bunlarla kaçmak istediğimiz gerçekleri yok sayamadığımızda, bu sefer de, mucize ya da kurtarıcı bekliyoruz. Bu arada yapılacak şeyler, görülecek yerler, yeni tatlar, lezzet durakları, özel günler, güzel günler, sosyal sorumluluklar, ilişkiler, ağlar, iletişim. Maskeler. Maskelerimiz bir süre sonra meskenlerimiz de oluyor.

Bu hız çağından gerilere, bin sekiz yüzlere gidip, o dönem yazılmış bir La Fontaine şiirini paylaşmak istiyorum. Ne de olsa şiir de insan işi ve insan tuhaf bir canlı.

“İnsanın Devirdiği Aslan

Bir resim sergilenmedeydi
Sanatçı çizmişti
Dev bir aslan
Tek bir insanın yere vurduğu
Böbürleniyordu bunu görenler
Oradan geçen bir aslan lafı ağzına tıkadı onların.
Görüyorum elbet burada
Zaferin sizin olduğunu;
Ama işçi yanıltı sizleri
Uydurması serbestti.
Daha haklı olarak biz üstün gelirdik
Eğer bizimkiler resim yapabilseydi.”

Aslanın aslı insan

Bence şiirdeki aslan konser gecesi Light in Babylon sahnesindeydi ve oradan dünyanın gerçeklerine sevimli bir pencere açıyordu. Sevilecek nice şeyle, kendi gerçekliğimiz olan yalnızlıktan ama bu kadar çoklukta bireysel “çok yalnızım,” heyulalarına pabuç bırakmadan, nöronlarımızın kendimize ve dünyaya ne söyleyebileceğine dair bir güzellik gösteriyordu.

Vesselam insan tuhaf bir canlı, bazen içinde aslanların konuştuğu şiirler yazıyor, bazen şarkılar söylüyor bazen de sahnedeki şarkıcının şiirdeki aslana benzediğinden bahsedebiliyor.

“Neyse ki,” dedim içimden, tüm söylenenlere karşın, tek biçimli, salt kendisine söylenenlerin dışında bir şeyler yapabilecek ve dünyaya güzellikler de katabilecek bir canlı; insan.

 

***La Fontien şiiri hariç alıntılar, Beynimize Hoş Geldiniz kitabı s.24, s.26, s.43’den yapılmıştır.