Okuma süresi: 2 dakika

İyi huyluydu. Annesiyle güne gittiği evlerde ya tek başına oynar ya da başka bir çocuk gelmişse hiç kavga etmez, suratını asmaz, türlü çeşit oyunlar kurar beraber oynardı. Tabağına konan mozaik pastayı damağında erite erite bitirdikten sonra bir dilim daha istemezdi. El alemin mutfağına gizlice girmez, buzdolabını, fırının içini karıştırmazdı. Ablalarının maviş oğlanı, anne babasının umut ışığıydı. Bu yüzden adını Ümit koymuşlardı. Yataktan kalkıp işemeye giderken de andımızı okutturmaya kürsüye giderken de aynı yavaşlıkta yürürdü. Yüzünün pek sık gülmeyişi ileride büyük adam olacağına yorulurdu.

İlkokul sona geldiğinde büyük ablası öğretmen çıkmıştı. Orta ikiye geçtiğinde küçük ablası hemşireliği bitirmişti. Avucuna, pantolonlarının ceplerine gizli gizli harçlık bırakıyorlardı artık. Gizli gizliydi çünkü maaş günü geldiğinde aylıklarının nerdeyse hepsini babalarının eline sayıyorlardı. Kendilerine sadece yol ve yemek parası kalıyor, arkadaşlarıyla bir yerlere gidecek olsalar ikisinin de içi sıkılıyordu. Bu sıkıntıların bir gün son bulacağını biliyorlardı. Yokuştan sonra ovanın gelmesi, yağmurun ardından güneşin doğması gibi beklenen güzel günler kapıdaydı. Babaları onlar için yatırım yapıyordu. Evlendiklerinde evleri, eşyaları, çeyizleri iğneden ipliğe hazır olacaktı. 

Maviş Ümit, her maaş günü salondaki masif ceviz masada babasının yanında oturur, aralarında tek bir toz taneciği olmayan vernik izlerinden gözlerini ayırmazdı. Ayırmazdı çünkü babasının her maaş günü ablalarına çektiği nutuktan usanır, ablalarının uzattığı para tomarlarına sebebini çözemediği bir utançla bakardı. Öyle bir utançtı ki bu cebine sıkıştırılan üç beş kuruşu bir an evvel harcamak için gücün çıkardı evden. Tanıdığı ne kadar yaşıtı varsa hepsini gazoza, gofrete, cipse boğardı. Akşamında annesine gider bu sefer ondan para isterdi. Annesi hem kızar hem de “malı yemeye oğlan gerek,” diye mırıldanır gülümserdi. Kilerdeki pirinç çuvalının altına sakladığı kâğıt beş liralardan bir tanesini cebine sıkıştırırken,

“Burada para olduğunu kimseye söyleme e mi oğlum?” diye her seferinde tembihlerdi. Cebine konan para değil de kor parçasıydı sanki. Ondan kurtulmak için annesinin onu kucaklayan kollarından cıva gibi kayarak kurtulup kendini sokaklara, mahalle arası oynanan futbol turnuvalarına verirdi Ümit. İçinde, kalbinin hemen altında hissettiği ağırlığı anlatmaya çalıştıysa da kimseyi inandıramazdı. Götürdükleri doktorlar hiçbiri bir şey bulamamış “evham” demişlerdi. Alıştı Ümit bu ağırlıkla yaşamaya, kendisini hücre hücre zehirlemesini engelleyemedi. Bu böyle sürüp gitmeyecekti elbette, bunu biliyordu. O anın ne zaman geleceğini bekliyordu sadece.

Lise sona geçtiği yaz, nemli sıcak bir sabah babası evden çıkmadan onu yakalamış:

“Gel de biraz konuşalım seninle oğlum” demişti. Ceviz masada her zamanki yerlerine oturmuşlardı. Karşısında ablaları yerine oymalı tahta bir kutu vardı. 

“Ablaların evleniyorlar, yuvadan uçuyorlar. Bu kutunun içindeki tapular artık senin oğlum…”

“Baba…” diyerek sözünü kesmeye çalıştıysa da babası omuzlarından bastırarak kalkmasını engelledi.

“Lafım bitmedi.  Ablaların bundan böyle kocalarına emanet olacak. Aklını başına devşir, it gibi dolanma sokaklarda artık. İşletme okuyacaksın. Sermayen hazır.” 

Babasının salondan çıkmasıyla büyük, simsiyah ve ağır bir kapının üzerine kapandığını düşündü, Ümit. Gözünü kapattı, ablalarının gözleri geldi gözünün önüne. Bakamadı gözlerine, hayalinde olsa bile. Yapması gereken tek bir şey vardı…  

O günün gecesinden sonra hiç kimse O’nu bir daha görmedi. Ta ki büyük ablası öğretmenler odasında arkadaşının cep telefonundan herkese tek tek neredeyse zorla gösterdiği tatil fotoğraflarında onu görene dek… Yere kapanmış gibi duran, başında pis bir kapüşonla bakışlarını kameraya dikmiş bir adamın fotoğrafına ister istemez diğerlerinden daha dikkat kesilmişti. Ayten seyahat anılarını anlatmak için arsız bir istek duyuyordu zaten.

“Bu köprü çok meşhurmuş, adını unuttum şimdi.  Ay zaten her yerini beğendim ben bu Prag’ın. Dilencileri bile bir başka. Bizdekiler gibi yalvarmıyorlar, bütün gün secde eder gibi böyle… “

Büyük ablanın fotoğraftan gözünü ayırmadığını görünce daha da ballandırmaya süslemeye başladı. 

“Bizim yabancı dilde konuştuğumuzu duyunca kaldırdı başını, yoksa gözleri hep yere bakıyordu…”

Büyük abla tek bir şey söyleyebildi

“Başkaymış hakikaten… Bana da gönderir misin bu fotoğrafı?”