Bir Başvekil Sevdim, Enver Paşa’nın Sultanı, Fikriye İle Latife-Kemal’e Eren Kadınlar kitaplarının yazarı Melike İlgün’ün kitabı Paramparça geçtiğimiz ay Alfa Yayınları’ndan çıktı. Çok beğenilen kitaplarının yanı sıra gazeteci kimliği ile de tanınan yazar, bu kitabında da geniş bir tarihi araştırmanın sonucunda, takdir edilecek edebi bir roman yazmış.

Üç farklı dönemden birbirine bir şiir ile bağlanmış üç hikayeyi, daha doğrusu üç hayatı konu edinmiş Paramparça; 1930’lu yılların umudunu, 1950’lerin karmaşıklığını, birçok hayatın ezildiği 1980’leri ve günümüzü anlatıyor.

”Ama Nazım’dan bahsedip, ona o şiirleri yazdıran kadınlardan bahsetmesem o kadınlara haksızlık olmaz mı?”(s.110)

Zeynep, editörlük yaptığı yayınevinin Nazım hakkında bir araştırma istemesiyle Türkiye’nin gerçekleriyle yüzleşiyor. Nazım hakkında yazılmamış bir şeyin kalmadığına inansa da geniş çaplı bir incelemeye başlıyor ve günümüzden 30’lu yıllara uzanan bir tarihle tanışıyor. Aslında geçmişe dönüp bakmayı sevmeyen bir kadın olan Zeynep, Nazım’ın aşık olduğu kadınların hikayelerini kendisine kılavuz ediniyor. Bu seçimi, kitapta da altı çizildiği gibi, ‘dev’lere aşık olan ”minnacık’ kadınların hikayesi… Münevver’in, Piraye’nin, Galina’nın, Vera’nın ve Nüzhet’in suskunluklarının sesi… Ne kadar terk edilmişlik, vazgeçilmişlik aldatılmışlık varsa oralardan çıkacak hikayelere inanıyor Zeynep. Yarasının kanamasına izin verilmemiş kadınların aşklarından başka, o yıllarda bir ‘komünistin’ sevgilisi, karısı, arkadaşı olmanın zorluklarını, ayakta kalmak için verilen savaşlarını da irdeliyor. O kalabalık ve çetrefilli hayatları irdelerken dönemin siyasi, toplumsal, ekonomik gerçekleriyle de Nazım’ı Nazım yapan hususlar önüne seriliyor.

Nazım’ın geride bıraktıklarının arasında en tahammül edilemez nokta ise Memet oluyor Zeynep için. Zeynep, Memet ile bir türlü kapatamadığı, 7 yaşında babası tarafından terk edilmiş kız çocuğu yarasını tekrar kanatıyor. Nazım’ın şiirlerinde, yaşanmışlıklarında kendi özlemini de arıyor. Öfkenin, üzüntünün, merak duygusunun iç içe geçtiği bu günler Zeynep’in aklını iyice karıştırıyor. Kendi kızına bile, sonrasında çok pişmanlık duysa da, sırf babasıyla büyüyor diye tahammül edemez hale geliyor.

Babasını arayıp aramamak arasında kaldığı, babasına karşı duyduğu öfkenin ve özlemin birbirine girdiği bu karmaşık dönemde, Nazım ile ilgili araştırma sebebiyle hayatına giren Uluç Bey’in onu İsveç’e, Nazım hakkında daha önce anlatılmamış bir hikayenin sahibinin yanına göndermesiyle hem Zeynep’in hayatının gerçekleri hem de ‘tankların ruhumuzdan geçtiği’ 80’lerin gerçekleri gün yüzüne çıkıyor.

İsveç’te yaşayan Güleser Hanım ile buluşmasının sonucunda 12 Eylül karanlığında, annesinin aşık olduğu adamdan doğacak çocuğunu saklamak zorunda kalmasını, babasının ve arkadaşlarının sebebi hala bilinmeyen sebeplerle idam edildiğini, ailesinin yanına dönemeyen annesinin bebeği için babası diye bildiği Ali ile evlendiğini ve daha birçok parçalanmış hayatın hikayesini öğreniyor.

Üniversitede okuyan bu arkadaş grubunun siyasetle harmanlanmış hayatlarına aşk girdiği zamanlar, o güzelliğin tadını çıkaramayacakları buhranlı bir döneme denk geliyor. Belki de kalpleri yumuşatan en güzel duygulardan biri olan aşk, konuşulmaması gereken, ayıp sayılan, kalbe düştüğü zaman saklanan bir konu olarak görülüyor. O sıralarda büyük bir eylem hazırlığı yapılıyor. Zeynep’in babası Metin ise Ahsen’in düşüncesiyle tehlikeli gördüğü bu eylemden uzak kalmak istiyor. Metin’in Nazımı ve şiiri çok sevdiğini bilen Uluç ise gözdağı verircesine;

”O kocaman bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi

Bahçesinde

ebruli hanımeli açan

bir ev”

dizelerini okuyor. Metin aşkını öne sürse küçük düşeceğini düşündüğünden eylemi kabul ediyor ve aşkını da sonrasında yaşanacak hayatları alt üst ediyor.

”Bir şiir okudum, sadece bir şiir okudum, bedelini kaç hayat ödedi.”(s.199)

Zeynep, ülkesinin nasıl karanlıklar yaşadığını da, nasıl babasız kaldığını da Nazım’ın aşklarının şiirlerde bulduğu gücü de bu hikayeyle tanıyor.

Melike İlgün, bu kitabında çok detaylı bir tarihsel dönemi başarıyla ele alıp anlatmış. Ortak yönleri Nazım olan bu üç hikayede aşk, dostluk, toplumsal ve siyasal olaylar, ayrılıklar hem edebi yönden hem de tarihsel bakımdan kesintiye ve kopukluğa uğramadan birleştirilmiş. Hikayeleri oluşturan kavramlar her seferinde romana yardımcı unsurlar olarak değil de, hikayeyi var eden detaylar olarak göze batmadan okunmasını sağlayacak şekilde işlenmiş.

12 Eylül dönemi gerek tarihsel gerekse edebi birçok romanda konu olarak seçilmiş bir dönemdir. Neredeyse her bakış açısından, farklı yönleriyle ele alınmış fazlaca hikayeye rastlamışsınızdır. Gerçekten de Nazım hakkında neredeyse söylenmemiş bir şey kalmamıştır diyebilirsiniz. Paramparça’da farklı hissedeceğiniz nokta, hikayelerin birbiriyle ilişkisinin kurulmasındaki ustalık olacaktır. Nazım’ın aşklarına, siyasi kimliğine, karakterin bakış açısı ve çözümlemesi ise oldukça bizden yazılmış. Roman karakterlerinde zor yakalanan samimiyet, Zeynep’i okurken karşınızda birisi konuşuyormuşçasına hissettirilerek sağlanmış.

Ana karakter ile ağır bir tarihsel geçmiş önümüze serilse de, evlilik hayatı, anne-kız ilişkileri, çalışma ortamı, Kadıköy betimlemeleri, duygusal iniş çıkışlar, iç hesaplaşmalar gibi detayların anlatımı kitabın edebi tarafını sağlamlaştırıyor.

”Tanklar sadece yollarından geçmedi bu memleketin, aklından, ruhundan da geçti, dümdüz etti herkesi…”(s.180)

Yazarın kaleminde, aşk ve siyasi dönem ne kadar başarılı anlatıldıysa dostluk ilişkileri de çok öne çıkarılmadan o kadar ustalıkla anlatılmış. Bunun en güzel örneğini hem 12 Eylül dönemindeki devrimci gençlerin siyaseti de, aşkı da yaşarken sırtlarını dayadıkları dostlukta, hem de Zeynep’in her içinin çıkmaza düştüğünde yanında dinlendiği, içindeki bulutları dağıttığı Zehra ile ilişkilerinin anlatılmasında görebiliriz.

”Zehra’nın en kötü hali bile iyi geliyordu ona işte. Bir insanı memlekete benzeten de buydu zaten. Her haliyle her zaman iyi gelmesi.”(s.107)

Melike İlgün’ün kalemini, ufak bir dokunuşla,içinizi sarsacak kelimeleri birleştirir diye tanımlayabilirim. Tıpkı yıllar önce Erdal Eren’e herkesten farklı, ”Sevgili Erdal Abi” diye hitap edip onu 17 yaşında bırakanlara inat, yaşatıldığını yüzlerine vurduğu gibi. Belki de bu kitabında da, tüm dönemlerden acılarının ve yaralarının yanında, bugünlere 1930’lardan umut, 80’lerden özgürlük şarkıları, aşk ve dostluk kalmıştır demek için onca kelimeyi birleştirmiştir.

Acılarını en ufak bir hatırlatmada bile hissettiğimiz o karanlık dönemlerin, aşkını ve dostluğunu da heybemizde eksik etmemeliyiz. Paramparça, okurken her satırına kendimi ait hissetmemi sağladı. Aşkı, kavgası, umudu, özlemi, dostluğu tekrar tekrar ruhumu okşadı. Nazım’ın Kosmosun Kardeşliği Adına dizeleri kadar içime işlenen satırları kattı zihnime. Acısıyla, tatlısıyla dostluğun da aşkın da insana neler yaptırdığını, ne kadar kudretli olduğunu hatırlattı. Her şeye rağmen iyi ki dedirtti, en çok dostluk adına.

”Nasıl ki memleketinin iklimi, coğrafyası, dağı, taşı nasıl olursa olsun; ister deniz kenarı, ister dağ başı; sana güzel gelir, uzun süre gitmeyince toprağı seni çeker, dost da öyleydi işte. Her kim olursan ol, ne kadar okumuş da olsan, ne kadar tepesine de çıksan hayat merdiveninin, memleketine gidince çocukluğundaki gibi konuşmaya başlarsın ya… Çekirdek çiğdem oluverir bazen ya da garsona ”Bagele gardaş!” diye seslenirken buluverirsin kendini. İşte dost da öyle, yanında rahat ettiğin, yanında kendin olduğun, filtresiz, makyajsız, repliksiz…”(s.107)

Kalemine sağlık Melike İlgün…

Miray’a… İyi ki doğmuş can dostum.