SALT Galata‘da dört hafta boyunca süregelen aksiyon şeklinde gerçekleşen performatif sergi “Modern Sanat Kamu Koleksiyonu, Türkiye’deki performans sanatı alanına farklı fikir ve uygulamasıyla bir yenilik getirdi muhakkak.

Bu sürede performans sanatçısı olarak yer aldığım projede mekân ve izleyici ile iç içe bir süreci çok yakından gözlemleme şansımın olması, performansın değerini katladı benim için. Her gün yepyeni insanlar, karakterler, olaylar yaşadık. Hayatın bir özeti gibi izledim hem kendimizi hem izleyiciyi hem de mekanda olup biteni.

Geçmiş üç haftanın gözlemlerine ve proje hakkında daha detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Son hafta, benim de belki farkında olarak belki olmadan aslında aradığımı bulduğum bir hafta oldu. İşte bunun detayı da bu yazıda devam ediyor.

2.11.16

Bazen Türkçe bilmeyen izleyicilerimiz oluyor. Dikkatle de izlediklerini gözlemlediklerim de. Bugün de birkaç yabancı izleyiciden biri 1,5 saat kadar performansımızı izledi ve bizimle tartışma/konuşma bölümüne de katıldı. İlkinde dinleyici, ikincisinde konuşmacı olarak. hiç bir şey anlamadığını ama orada “ol”duğunu söyledi. Bir şekilde keyif aldığı aşikârdı ve bunu da bizimle şakalı yorumlarından sonra ayrılırken söyledi.

Diğer bir izleyiciyle de konuşmamız çok besleyiciydi. Yaptığımız performasın tarihin bir dönemini yansıttığını söyledi. İşe aşikâr biri olduğunu biliyoruz ama tam olarak kimdir bilmiyorum. Sanatçının toplumu etkileyip etkilemediğini veya etkilemesi gerekli mi değil mi diye sordu.

Benim de kafamda dönen bir soru, politik olup olmamakla da ilişkili olarak. Politik olmanın politik parti seviyesinde olduğu , ezbere konuşmalar yapıldığı bir noktada çok kişi politik olmadığını düşünebilir ki ben de bunlardan biriydim bir zamanlar. Yakın zamanda bazı konularda durduğum noktaları daha açık seçik görmeye başladıkça, biri kadın mevzusudur, aslında hayatta politik bir duruşum olduğunu fark ettim. Politik olmanın parti taraftarlığı değil hayatı yaşama tercihi olduğunu. Kimin böyle bir duruşu yok ki?

Sanatçının toplumu etkilemesi gibi bir yükü sanatçıya yüklemek biraz acımasız; sanatçının kendi tercihi değilse. Herhangi bir işi istemeyen birine zorla yaptırmak gibi. Bazı sanatçılar icracı olmayı seçebilir, tamamen belli kurallar içinde kalmak onu daha çok besliyor ve kendini daha iyi gerçekleştiriyor olabilir burada. Bazı sanatçılar kendileri için üretiyor olabilir, o üzere yaratılmıştır. Bazıları ise, sanatın, toplumun yansıması olduğunu düşünebilir veya toplumun bazı inandığı görüşler doğrultusunda dikkatini çekmek isteyebilir.

3.11.16

Giriş katında ikinci günümüz. Perşembe günleri SALT Galata, daha az kişiyi ağırlıyor. Bu sebeple, bugün daha önceki gibi bir kaos ortamı yaşamadık.

Ard arda manifesto okuduğumuz bir bölümde, bir izleyici, okuyan kişinin sadece bir adım ötesinde durup, tüm dikkatini okuyan kişinin yüzüne verip baskın bir şekilde orada olduğunu gösteriyor. “Neden kimse izlemiyor?” diye de isyan ediyor.

Bu alanda gerçekleştirirken performansı, izleyici ile daha yakın oluyoruz fiziksel olarak. Manifesto okurken, bu kadar yakında birinin durması beni biraz zorlasa da o an bu kişiyi izlemek de ilginçti.

İkinci hafta yazısında detayını okuyabileceğiniz koridor gününde çok fazla hareketli enerjinin olması bizim zamanlamamız 1. kattaki ile aynı olsa da çok hızlı bir his vermişti ancak bugün daha az kişinin olması, uzun zaman ayırıp izleyebilmeye de olanak tanıdı. Görülebileceğimiz alan izleyici için de daha geniş oldu. Durmak sorun olmadı, kimsenin yolu engellenmiyordu. Pek kimsenin de acelesi yoktu.

4.11.16

Sona yaklaştıkça yorgunluğumuz kendi içimizde daha da belirginleşmeye başladı.

Bir izleyici, izleyici olmadığı durumlarda nasıl içsel sorgulamalar yaşadığımızı sordu. Ben, izleyiciyle de izleyicisiz de o andan nasıl keyif alabilirim diye düşünüyorum. Yorgunsam nasıl hem dinlenip hem de devam edebilirim. Bazen çok izleyici olduğu zaman ya da sadece izleyen değil de, giriş katındaki gibi sürekli akan bir kullanıcı ve enerji olunca yorgunluğu eve taşıyoruz ister istemez, dinlenecek bir an bile olmuyor ki dinlenmekten kastım bir kenara çekilip oturmak değil; kendi nefesimi, varlığımı fark edebilmek.

Caspar David Friedrich; Bulutların Üzerinde Yolculuk; 1818; Tuval üzerine yağlı boya; Kunsthalle Hamburg koleksiyonundan. Benim tamamen kendimle kalabildiğim bir poz. Her seferinde de bu pozu yaparken zamanın durduğunu hissediyorum. Sanki izleyen herkes de nefesini tutuyor, hiç ses çıkarmamak üzere; sadece sükûnet ve yavaşlama hâkim oluyor ortama.

5.11.16

Öyküler, romanlar, filmler genelde sonunda zirveye ulaşır, hikâye çözülür ya benimki de böyle oldu. Yarını görmedim ama bugün, sondan 2. gün, bu bir aylık dönemin zirvesiydi benim için. Alanda izleyicinin etkisi neymiş, beni tatmin eden izleyici neymiş ve hatta böyle bir beklentim de varmış gibi farkındalıkların çözüldüğü gün!

Bugünkü izleyicilerle tanıdıklarımla (bugünden sonra iyice samimi olduk diyebilirim) da tanımadıklarımla da sanki çıkıp beraber bir şeyler içmeye gidebilirmişiz gibi bir samimiyet vardı. Sınırların tamamen kaybolduğu ama bir taraftan da herkesin kendi sınırına ve işin çerçevesine saygı duyduğu bir ortamdı bugünkü üç saat.

Diyalog içinde konuştuğumuz izleyici grubu farklı kişi ve gruplar olmasına karşın bir araya gelip güncel, iyi niyet ve dilekli, aktif bir dinleyici ve konuşmacı bir grup oluverdi. İlk defa nerdeyse on kişi birlikte konuşuyorduk.

Bugüne kadarki favori izleyicimiz ise Selen’di. O kadar ayrı oldu ki onunla deneyim ona torpil yapıyorum, ayrıca anlatacağım. Selen, orada olduğu süre boyunca bizi pür dikkat izlemekle kalmadı, bir sergide eserlerle ne kadar haşır neşir olunabilirse ve o sırada esere kesinlikle dokunmadan ve hiç zarar vermeden nasıl yaşatılabilirse onu yaptı. Bazen manifesto okurken yanımızda kedi gibi dinledi, bazen bir tablonun her açısından izledi, alanı olabildiğince aktif kullandı. Kendisiyle yaptığımız diyalog kısmı uzun sürmesine rağmen biz de o da performansın akışından kopmadık ve üstüne hiç yorulmadık da.

Dört haftadır farklı kişiler ve kendimiz üzerine de “ol”mak “ol”mak dedim durdum ama bugün anladım ki bulunduğu yerde olmak tam olarak Selen’in bugünkü varlığıydı.

Tüm bunların üstüne biz de onunla en sevdiği pozu beraber canlandırdık. Eseri orada tanımış olmasına rağmen kendisiyle çok da bağlantılı bir işi seçti. Kazimir Malevic; Siyah Kare; 1913-1929; St Petersburg’daki Ermitaj Müzesi’nin kalıcı koleksiyonundan.

salt-galata-46.11.16

Fotoğraf gezileri Salt Galata’nın ayrılmaz parçası. bugün, değişik olarak, fotoğrafımızı çeken bir izleyici, bunu bizimle paylaşabileceğini söyledi. Bir ay boyunca belki binlerce “özgün kopya”mız oldu bilmediğimiz yerlerde.

Performansın sürdüğü bir ay boyunca çok kişiyle tanıştım, bazılarını burada yazabildim, bazıları henüz benim de bilmediğim yerlerde izler bıraktı.

Son genel bir gözlem paylaşırsam; aslında sen, ben, o, biz, siz, onlar yok. Bu sadece dil bilgisinde var. Hepimiz günümüzü, hayatımızı bir şekilde geçiriyoruz, kendimizi en öz şekilde gerçekleştirmek üzere. Bir kültür merkezinde herkes kendi adına bir şey almak, vermek, durmak, gitmek, konuşmak, dinlemek, yemek, içmek üzere yer buluyor. Hem kendi alanımıza hem de yanımızda başka bir şeyle meşgul kişinin alanının varlığının farkında olursak zaten benimdi, senindi yok. Birlikte o alanı var ettik, şimdi başka bir şekilde dönüşerek başka bir halde var olmaya devam edecek bu alan.