Performans sanatçısı olarak yer aldığım; Manuel Pelmus ve Alexandra Pirici’nin “Modern Sanat Kamu Koleksiyonu” (Public Collection of Modern Art) çalışmasında izleyicilerden bir koleksiyon yapıyorum. İzleyicinin sahnede olduğu ve benimse izlediğim bir açıdan. 4 haftalık bir işten 4 yazılık bir dizi dönüştürülmüş serginin başka bir formata dönüştürülmüş hali.

Modern Sanat “Kamu” Koleksiyonu: Alanda izleyicinin etkisi yazı dizisi – 1 ‘den geçen hafta hakkında da bilgi edinebilirsiniz.

Devam edelim…

19.10.16

Replik: “Eduard Manet; Kırda Öğle Yemeği; 1862-1863; Paris’teki Museo D’Orsay’ın kalıcı koleksiyonundan” Performansçılar yerlerini aldılar. Belli bir süre eseri sergilendikten sonra sıradaki izleyiciyle diyalog kurulan bölüme geçtiler.

Dansçı ve dans eğitmeni bir izleyici ile öğrencisinin diyaloğuna gözlemci oluyorum. İzleyici, elindeki Kırda Öğle Yemeği resminin bir görselini bizlere göstererek yanlış yaptığımızı söyledi. Diyaloğun açılışı. Bizlerin de, yanındaki diğer izleyicinin de bembeyaz suratlarla kaldığı bir an oldu. Öğrencilerinden biri yüksekçe bir sesle uzun uzun açıklama yapmaya başladı.

Bu şekilde uzunca süren diyalog, içinde, “otorite” ve “referans noktası”na dair soruları barındırıyor. Performansın paralelinde gerçekleştiği sergi Tek ve Çok ile koreograf Manuel Pelmuş’un görüşüne göre sanatta orijinale ve yeniden üretimlerine verilen değeri sorguladığı noktada bağlantılı. Bu noktada canlandırılan işler orijinali olarak sunulan eserlerin dönüştürülmüş şekilde yeniden üretimi. Bu sunumun doğru veya yanlış olup olmamasını değerlendirirken referans aldığımız nokta neresi? Eserin orijinali mi, bu eseri daha önce benzer şekilde canlandırmış performansçıların içinde bulundukları mekân ve duruma göre yorumları mı, koreografın direktiflerini algıladığımız şekilde yorumlamamız mı ya da mevcut durumda o sunumu en rahat ve güvenli şekilde ifade etmek mi?

Soruların cevabını düşünürken de bir otorite figürüne ihtiyacımız var mı? Doğruluğumuzu veya yanlışlığın bizim dışımızda bir noktadan kaynaklandığını kanıtlama çabasıyla giriştiğimiz farklı referans noktaları üzerinden verdiğimiz savunma bu otoriteyi tatmin eder mi, etmeli mi? Aynı düzeltmeyi performansçılardan biri verseydi, diğer performansçılar bunu kabul eder miydi yoksa dikey hiyerarşide bir kendi algıları ile bir otorite figürüne mi ihtiyaç var, herhangi bir kurguyu olabilecek en iyi ve rahat şekilde ifade edebilmek için?

İzleyici olarak çok fazla sanat akademisi öğrencisi ve eğitmeni ağırlıyoruz. Sadece sanat akademisinde olmamakla beraber sanatçı yetiştiren kurumların ‘sistem’i eleştirirken yine bu sistemde eleştirdikleri otorite veya yönetme/yönetilme haline uygun sanatçı yetiştirmeleri oldukça göze çarpıyor. Sadece koreografa ya da toplumsal olarak bir unvan sahibi bir otoriteye göre karar verme, kendi iradesi ile hem kendini hem içinde bulunduğu toplumu ilerletmek yerine, rekabetçi, referans noktası belirsizlik olan ve dolayısıyla gelecekten beklentisi sadece yaşamak olan bireylerin toplumsal evrime olumlu katkısını gözle görmek çok kolay değil bu çerçevede.

20.10.16

Bugünkü seyirci için en uygun ifade “olmamasıydı” 🙂

Mekâna bir sekilde yolu düşenlerin ise hepsi performansın etrafından dolaştı denebilir. İzleyen bile merdivenin altındaki duvara gömme oturma alanından kah kaçak bakışlarla kah fotograf, video ile kayıt alarak ya da sonradan öğrendiğime göre sesimizi kafeden bile duyup (kütüphanedekilerin sesimizi yaşadığı bir gerçek) ne olduğunu anlamayarak yaşanan bir performans günü oldu.

Bizler için de bir ilk ve değişik bir deneyim.

21.10.16

Bugün yine düne benzer bir gündü ancak iki değerli izleyici iç görüsü edinmem benim için oldukça tatmin edici.

Bir izleyici, ilk günkü seyirciyle diyalog kısmında bizimle konuşup her gün geleceğini söylemişti, sonra da hiç fark etmedim. Bugün geldi. O sırada bir arkadaşım da bizi izliyordu ve ikisi konuşmaya başladılar. Bir ara ben de aralarına katılacaktım ama bölmek istemedim. Sonradan öğrendim ki bu sekizinci gelişiymiş yani her gün bizi izlemeye gelmiş. Kütüphanede çalışıyormuş ve mutlaka gelmiş. Kütüphanedekiler bizim sesimizle yaşıyorlar ama ilgilerini algılamamız zor, kim orda kim geldi gibi, bu şekilde performansı kendine güzel bir ara vermek üzere kullanan izleyicinin ve devamlı bir izleyicinin oldukça değerli olduğunu düşünüyorum.

İkincisi ise bahsettiğim arkadaşım. İzlerken benim arkadaşım gibi değil, hayatında yeni bir şey keşfedermiş gibi izlemesi o an orada olduğunun kanıtı, bizimle diyaloğa katılması, meraklı soruları, 1,5 saat bizimle oluşu. Kendisi sanatı seven ve saygı duyan biri ancak düzenli bir sanat takipçisi değil ancak sonrasında konuşmamız ile de kendisine ne kadar farklı fikirsel kapılar açtığını ifade etmesi ve hayatının rutininde olmayan kişilerin hayatına girebilmiş olmak da bugünün ikinci değerli izleyici gözlemi.

dans-yazim-alanda-izleyici-etkisi-322.10.16 

Ve geldik kamusal alan konusuna. Bugün performansın SALT Galata’nın giriş katında, asansörler ve kafeterya arasındaki koridorda gerçekleşmesi üst kattaki alandan çok farklı bir deneyimdi. Giriş katı SALT‘a gelen herkesin kullandığı bir alan. O katta işi yoksa bile danışmaya soru sormak için ya da gideceği yere ulaşmak için merdiven veya asansöre gelirken performans görünür bir şekilde sergilendi.

İzleyicinin ve performansçıların alanı kullanımı bu şekilde koridor gibi çok işlek alanlarda farklı reaksiyonlar doğurdu. Bizler bir sunum yaparken geçmek isteyen, geçemeyen, anlamayan ya da izlemek isteyen ama nerede duracağını bilemeyen ya da kendine bir yer bulan ya da kafede oturduğu yerden izleyen veya izlemek istemeyen gibi çok çeşitli ve herkesin o anki ihtiyacına göre haklı tepkiler.

Diğer bir açı da izleyici kendine bir alan seçmişken performansçının ona göre kendine yer bulması. Ne kadar izleyicinin yanına gidebilir veya ne kadar mesafeden sesini duyurabilir. Karşılıklı olarak birbirini rahatsız etmemek çok önemli. Ne biz oradayız diye kimse bizi izlemek zorunda ne de mekânı kullanan diğer kişiler dolayısıyla bizler performansı aksatabiliriz. Böyle bir sorun gözlenirse iletişime açık olmak işte tam da bu tarz alana özgü işlerin en önemli misyonlarından.

Alana özgü iş bir sahneye sahip olmadığından izleyicinin durup izlemesini beklemek hayal kırıklığından başka bir şeye sebep olmaz. Performansçının yaratıcılığı tam da burada; mekânla, mekânı kullananlarla ilişki içinde kimsenin alanını taciz etmeden kendine bir alan açmakta rol oynar. Bunu başarabildiğinde de sosyal olarak bir örnek de teşkil eder ve aslında çözüm üreten bir sanatçı rolünde toplumda değerini yükseltir ve toplumun değerini.

Göze çarpan çok örnekten ikisini paylaşacağım izleyiciye dair. İlki hem kendi aralarındaki konu hakkında hem de bizim hakkımızda sürekli yüksek sesle konuşan bir grup. Bir ara performansçılar sözlü taciz edildiklerini hissettiler. İlginç olan bu gruptaki bir kişi gidince diğer ikisi kendi arasında gayet sessiz konuşmaya devam ettiler ve bizimle de tamamen ilgilerini kestiler. İkincisi ise diğer masalarda kendi işleriyle de meşgul olup, biz görme menzillerine girince de pür dikkat bizi izleyenler. Hepsi aynı mekânda, benzer amaçlarla oradalar (gayri resmi iş görüşmesi, arkadaş sohbeti, kahve, yemek, sergi ziyareti vb) ancak alanda gerçekleşen bir olaya dair tepkileri farklı.

Performansçı tarafından kendimize iyi gelen seyirciyle iletişim kurmak ve diğerlerine reaktif olmamak da yine ortamda kendi olarak var olma halini destekliyor. Yüksek sesli ve amaçsız bir konuşmaya reaktif olup aynı şekilde tepki vermek zaten sokakta da herhangi bi kavganın çıkması sebebiyle aynı; iletişimsizlik ve karşılıklı galeyana getirmek ve dolayısıyla ortamdaki herkes için toksik bir etki. Göz önünde olan performansçı ister istemez bir meslek icra ediyor ve o sırada kendi fiziksel ve psikolojik durumunu da koruyarak orada ‘ol’mak durumunda. Dolayısıyla olumlu veya nötr hislerle bağ kurmak kendisi için de, ortamın desteklenmesi ve ferahlamasında büyük etkiye sahip.

23.10.16

Bugün de az izleyicili bir gün oldu. Var olan bir izleyiciyle konuşmada ideolojilerden açıldı laf. Ben daha komünizmle ilgili cümlemi bitirmeden, neden bu örneği seçtiğimi sordu, sonra da dinlerin insanlar üstünde etkisinden konuştuğu uzun bir konuşma gerçekleşti, çoğu tek taraflı olan.

İlginç olan, bu kişinin, komünizmi yaşamış kimseyle konuşmamış ya da bu rejimle yönetilmiş ülkelerde yaşamamış olması. Bu tarz konuşmalar genelde dinlemeden oluyor, kulaktan duyma savunulan herhangi bir ideoloji sadece, o, duyulan bilgi ve cümlelerle savunulabiliyor. Komünizmi yaşamış çok yakın arkadaşımdan dinlediklerim ve geçen yıl Polonya’da yaşadığım dönemin bana öğrettiği önemli şeylerden biri bu dönemin ve akabindeki savaşın hayatların ve karakterlerinde nasıl bir etki yarattığı. Dolayısıyla, sadece belirli kaynakları okuyup bazı ideolojileri sadece bu kaynaklarla savunmak çok sınırlı geliyor bana. Bu fikirlerin asıl sebeplerini araştırmaksa benim bitmek bilmeyen merakım ve heyecanım.

Bu serinin bir önceki yazısında, değişim, dönüşüm ve bunun getirdiği gelişimden bahsetmiştim. Hayat hızla dönüşmeye devam ederken bilgilerimizi de günlük hayata nasıl uyarladığımıza bakmak, var oluşumuzun daha faydalı kılınması için anlamlı olabilir.

Bugün “ideoloji” kavramı kafamı kurcalamaya başladı anlaşılan üzere. Adı ne olursa olsun hepsinde benzer içgüdülerin yattığını gözlemliyorum. Bir şeye “ideal” demeye başlayınca “O” olmayan her şey dışarıda kalıyor. Dışarıda kalan bir şeyler varsa bu ideal olabilir mi?

Fotoğraflar: SALT Online