Okuma süresi: 8 dakika

Yazmaktan, anlatmaktan, maruz kalanlara destek olmak ve savunmaktan veya yaşananları, yazılanları ve anlatılanları aktarmak adına aracı olmaktan hiçbir sebepten dolayı vazgeçmeyeceğimizi belirterek başlamak istiyorum. Şiddetten kadına şiddete, feminizmden queer feminizme, toplumun kendisinden oluşa gelmiş toplumsal normlara, toplumsal homofobilere, tüm konular gündemimizden hiçbir zaman düşmeyecek. Çünkü  şiddet, kadına şiddet, her türde homofobik eğilim içinde olma, dayatılan toplumsal cinsiyet rolleri ve etrafında oluşturulmak istenen normlar, politikalar, toplumsal “değerler” bütünü konuları bir birim dahi eksilmeksizin öfke ve şiddet dağları olarak gündemden hiç düşmeksizin artmaya devam ediyor. Fakat her şeye rağmen -öfke ve şiddet dağları küçülene ve tamamen yok olana kadar- vazgeçmeyeceğimiz mücadelemiz adına gökten düşen elmalar çoğalıyor. Gizem Çelik’ten Öldüren Erkek(lik)ler / Eşine Şiddet Uygulamış Cezaevindeki Erkekler, İlknur Yüksel – Kaptanoğlu’ndan Kişisel Olan Politiktir / Kadına Yönelik Eviçi Şiddet Verisi ve Politika,  Özlem S. Işıl – Selma Değirmenci’den Yaşamı Örgütleyen Deneyimler / Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor.

Her bir kitabı ayrı ayrı ele alıp, kapsamlı incelemeler yazmak gerekiyor fakat birbirlerine öylesine büyük bir dayanışmayla, destekle temas eden kitaplar ki, onlarla ilgili hiçbir inceleme yazısı yazılmasa dahi o kadar değerliler ve tek başına ayakta durabilme muktedirliğine öylesine güçlü duygularla sahipler ki benim bu kitaplar üzerine yaptığım inceleme küçük bir katkı olarak karşılığını bulacak sadece.

Her bir kitabın ismi, içinde bulunduğumuz belirsizlikler ve netsizlikler dünyası dönemine; şiddet, kadına şiddet, erklik kavramı ve erkekliklerin tüm dünyayı kapsayan kaskatı hegemonik yapısına ne kadar uyuyor, öyle değil mi? Kitapların isimlerinde çakılıp kalamayız bu yüzden. Derinlerde, diplerde bulup çıkarmamız gereken, dünyada tek bir kadının dahi şiddete maruz kalmayacağı, erkek şiddeti ile öldürülmesinin tamamen ortadan kalkacağı günleri görene kadar okumaya devam etmeli, okuduklarımızı aktarmalı, paylaşmalı ve susmayarak, yazmaya devam etmeliyiz. “Erkeklik” meselesini kadın şiddeti ve cinayetleri üzerinden ele alan, bunu yaparken içeri (cezaevlerine) girmeye cesaret ederek, konuları cinayet işlemiş erkekler üzerinden tek tek analiz eden  Öldüren Erkek(lik)ler  kitabından başlayacağım. Çünkü kadına uyguladığı şiddeti, şiddet; işlediği cinayeti suç unsuru olarak görmeyen, öldürdüğü karısını ya da sevgilisini “aslında gerçekten çok sevdiğini” söyleyen erkeklerin oranı tahminlerimizi zorlayacak denli fazla. Ve tabii ki böylesine zor bir araştırmayı gerçekleştiren ve böylesine kapsamlı bir araştırmayı, kapsamlı bir kitaba dönüştürüp daha fazla insanla buluşturan Dr. Gizem Çelik (Evet, toplumsal cinsiyet ayrımı yapacağım şimdi, göğsümü gere gere) bir kadın. Neresinden ele alırsak alalım çok özel, özgün ve nitelikli bir araştırma kitabı ile karşı karşıyayız.

Ölümün donuk rengine uyum sağlamak zorunda kalmış kadınlar

Dr. Gizem Çelik, “Ölümün donuk rengine uyum sağlamak zorunda kalmış tüm kadınlara…” ithafıyla açıyor kitabı. Bırakın kadın olmayı, insan olarak dağılmamak elde değil. Dr. Gizem Çelik’in, 2015 yılında Hacettepe Üniversite’si Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Hizmet Anabilim Dalı’nda tamamladığı doktora tez çalışması çerçevesinde gerçekleştirdiği araştırmanın kitap olarak bizimle buluşması 2017 yılına dayanıyor. Öldüren Erkek(lik)ler kitabı erkeğin, erkek eliyle oluşturulan düzenin, yaratılan şiddetin, yürürlüğe giren yasaların, yürürlükte olsa bile uygulanmayan yasaların ve -günde 1000 kadın öldürülse de- erk düzen gayretiyle asla çıkmayacak olan yasalar kapsamında şiddetin, şiddetin aktörü/faili olan erkeklerin özelde kadına yönelttikleri şiddetin karanlık dehlizlerine girip en trajik gerçeği görünür kılmayı amaçlıyor. Bu amaç doğrultusunda Gizem Çelik sorunun en sıcak ve kaynayan noktası olan cezaevlerine giriyor ve kadın şiddeti dolayısıyla cinayet suçu işlemiş erkeklerle birebir görüşmeler gerçekleştiriyor. Erkek eliyle ortaya çıkan şiddeti, direkt merkezine girip, araştırarak ve kitapta dört bölüm başlığı üzerinden bizlere aktararak ele alan Gizem Çelik, Öldüren Erkek(lik)ler’de ataerkil toplum, yakınında cereyan eden “olağan” ve güncel felaketleri gözler önüne sermeyi amaçladığının altını çiziyor. Gizem Çelik’in birebir mahkumlarla gerçekleştirdiği diyaloglardan örneklerle aktardığı akıl almaz detayları okudukça kamu, toplum ve kişiler bazında  gözler önüne  serilmek istenen felaketin boyutları ayan beyan ortaya çıkıyor.

“Gündelik yaşamın her alanında ve insan etkileşiminin olduğu her ortamda varlığını hissettiren şiddet, farklı yoğunluk ve türlerde etkisini göstermektedir.” Kitabın ilk bölümü olan Şiddet ve Ötesi’nde Gizem Çelik’in şiddet üzerine genel bakış çerçevesinde yazdığı bu cümle dahi çok ürpertici iken, şiddete konu ne olursa olsun direkt maruz kalan kişilerin ve daha da önemlisi erkek/kadın karşılaştırmasında güç oranına baktığımızda şiddete maruz kalan kadın ve şiddet sonucunda öldürülen kadının durumunu buyurun beraber düşünelim. Korkunç! En eylemsiz ve edilgen insanın dahi harekete geçebileceği bir korkunçluktan bahsediyorum. Henüz kitabın Şiddet Sorunsalına Genel Bakış başlığındayız üstelik.

Şiddete genel bakış dahi neresinden ele alınırsa alınsın (Sözlü, duygusal, fiziksel, cinsel şiddet; çocuğa, kadına, erkeğe şiddet) istatistik veya psikolojik verileri açısından kişisel, toplumsal, ekonomik veya politik olarak iyi sonuçlar içermiyor. Durum böyle olunca şiddetin aktörü/faili olan erkeklerden, erkek(lik)lerin hegemonik yapısından kaynaklı son derece çarpıcı ve “okumakta dahi” zorlandığımız gerçek hikayeler ortaya çıkıyor. Fakat şiddetin boyutunu ve her geçen gün direkt kadınların daha fazla maruz kaldığı -kadınların hayatına mal olur derecede  noktalanan- şiddetin boyutlarını kavramamız için tüm bu gerçek hikayeleri okumamız şart. Kadını şiddete maruz bırakıp, öldürerek suçu sabitlenmiş olan erkeklerin gerçek hikayelerini okuyarak; eşine şiddet uygulayan erkeklerin bireysel özelliklerini, çevreye ilişkin özelliklerini, sosyal bağlamına ilişkin özelliklerini; ortada fiilen işlenmiş şiddet olması bir yana ortada işlenmiş bir öldürme suçu varken dahi kendilerini neden suçlu görmediklerini, yani olup biten ne varsa her şeyin ne kadar vahim bir noktada olduğunu anlayabiliriz.  

Tüm bunlara karşılık, Şiddet Uygulayan Erkeklere Sunulan Hizmetlerde Yararlanılan Kurumsal Yaklaşımlar başlığı altında toplanan feminist yaklaşımlar, pro-feminist yaklaşımlar, aile sistemleri kuramı ve birey kuramları kitabın en önemli bilgi içeriği olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü konu ile ilgili bakanlıklar nezdinde devletin sunması gereken model önerilerinden, yerel yönetimlere, sivil toplum, meslek odaları, barolar birliği, sendikalar ve medya tarafından yapılması gerekenlere varana kadar tüm kurumlara kitapta yer verilmiş olsa da gelinen noktada yukarıda sıralanan kurumsal yaklaşımların, örgütlenmelerin, şiddet ve kadına şiddette ortaya konan mücadeleler kapsamında kat edilen mesafeler adına daha etkili olduğu ve sonuç verdiği gerçeği günlük yaşanan deneyimler bazında dahi kendini belli etmekte.

Tam da bu noktada İlknur Yüksel-Kaptanoğlu tarafından yayına hazırlanan Kişisel Olan Politiktir /Kadına Yönelik Eviçi Şiddet ve Politika kitabına geçebiliriz. Çünkü öldürülen her bir kadın bir takım politikaların ve politik düzenin devamının sağlanabilmesinin kurbanı olarak öldürülmekteler.

Kadınlara yönelik şiddetin görünürlüğü

Sorulması gereken iki sorudan ilki; “Şiddet arttı mı?” ve hemen ardından sorulması gereken daha da önemli bir soru olarak; “Şiddetin görünürlüğü mü artı?” İlknur Yüksel Kaptanoğlu bu iki sorudan start alarak başlıyor kitaba ve şu çok çok önemli cümleyi kuruyor hemen ardından: “Şiddetin ortadan kaldırılmasına yönelik politikaların oluşturulması ve devletlerin bu konuda sorumluluk alması için şiddetin artması gerekmiyor aslında; çünkü sadece bir kadının bile şiddete maruz kalması bu olgunun önemini azaltmaz.”

Rahatsızlık veren konu şiddet mi, şiddetin artmış olması mı, kadına şiddet mi yoksa tüm bunların görünür olması mı? Olumsuz, kötü, suç içeren ve sonucunda ceza gerektirdiği aşikar olan tüm eylemlerimiz yüksek duvarlar ve kapalı kapılar ardında yapıldığında sorun çıkarmazken, görünür olması sorunun çıban başı olabilir mi gerçekten?(!) Rahatsız eden bu görünürlük, bu artık herkesin her şeyi biliyor olduğu gerçeği Kişisel Olan Politiktir kitabının ana izleği. Tamamıyla dijitalleşen ve sosyal ağlar üzerinden sosyalleştiğimiz çağımızda şiddet, eviçi şiddet ve kadına şiddetin politika nezdindeki yeri böylece şekillenmiş oluyor. Giriş: Kadınlara Yönelik Şiddetin Görünürlüğü birinci bölümüyle kitabın açılışını yapan İlknur Yüksel-Kaptanoğlu’ndan sonra diğer on iki bölümün oluşmasında çok değerli katkılarda bulunan kadın yazarlar/akademisyenler; Ayça Kurtoğlu, Gülriz Uygur, Gülsen Ülker, Yıldız Ecevit, Fatma Umut Beşpınar, Zeynep Beşpınar, Hilal Arslan, Ayşe Gündüz-Hoşgör, Tuğba Adalı, İnci User, Sevinç Eryılmaz, Özlem Ayata, Alanur Cavlin ve Hanife Aliefendioğlu yazdıkları bölümlerde ele aldıkları konularla evlerin kadınlar için her zaman “güvenli yuvalar” olmadığını, eviçi şiddetin psikolojik, toplumsal ve ekonomik düzeyde nelere mal olduğunu gösteriyorlar. Sadece bölüm başlıklarını okusak dahi odağına aldığı şiddet, kadına şiddet ve ortaya konan politikalarla ilgili çok önemli bilgilerin bizlerle paylaşıldığını görüyor ve bir çoğundan da hiç haberdar olmadığımızı anlayarak çok önemli bilgiler ediniyoruz. Böylece bölüm başlıkları altında yazılı olan her bir satırı, cümleyi okumamız gerekiyor, kesinlikle okumamız.

İlknur Yüksel Kaptanoğlu öncelikle şiddeti bir kavram olarak halen sadece fiziksel şiddet boyutunda algılasak da artık şiddetin cinsel, duygusal  ve ekonomik boyutu olduğundan geniş bir kesim haberdar diyerek kitabın amacı için, “Kadınlara yönelik şiddete ilişkin nicel araştırma verisinin şiddetin ortadan kaldırılmasındaki önemli rolünden yola çıkarak, Türkiye’nin kadınlara yönelik şiddet politikalarını eleştirel bir yaklaşımla değerlendirme amacını taşıyor.” diyor. Kitap boyunca şiddet bir insan hakları ihlali, halk sağlığı sorunu, toplumsal sorun, ekonomik / kültürel sorun ve suç olarak farklı açılardan ele alınırken, şiddet ile mücadelede toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldıracak ve kadınların güçlenmesine imkan sağlayacak politikaların gerekliliği noktasında geniş kapsamlı bir araştırma metnine dönüşüyor.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği… Bu kavramın kavramsal ve yaşamsal boyutu her geçen gün gündemimizde daha merkezi bir hal alıyor. Aslında şiddetin kaynayan bir kazan olmasında, sürekli artmasında ve engellenememesindeki en büyük sorun toplumsal cinsiyet kavramında yatıyor ve bu kavram artık elitinden, alt sınıfa, heteroseksüel, homoseksüel, transseksüele varana kadar her bir kesimi ve yaşam biçimini kapsıyor. Çünkü aslında şunu anlamak artık şart: Toplumsal cinsiyet rolleri/normları tartışması artık sadece Queer Teori kapsamında (Eşcinsel kimlikler, transseksüellik) ele alınması gereken bir tartışma değil. Toplumsal normlar, sistem çarklarının istenildiği gibi işlenmesi için sadece Queer kimliklerin mücadele etmesi, savaşması adına oluşmuş “uyulması, yaşanması” gereken kurallar bütünü olarak  kabul ettirilmeye çalışılsa da en çok “normal” olarak tanımını bulan ve bu şekilde yaşanması şart koşulan heteroseksüel yapıyı etkileyip, üzerlerine büyük bir yük bindirmekte. İlknur Yüksel Kaptanoğlu, tüm bu gelişmeler kapsamında ikinci dalga feminist hareketin, “Özel olan politiktir.” sloganını  paylaşıyor. Bu sloganın,  kadına yönelik şiddet araştırmaları, kadınlara yönelik şiddetin sadece bireysel olmadığını, toplumsal ve ekonomik olarak ele alınması gerektiğini kabul ettirdi deniliyor. Gerçekleşmiş verilerin sonuçlarını içeren tüm araştırmalardan ve ortaya konan tezlerden sonra başta hukuksal olmak üzere, toplumsal, ekonomik düzeltmelerde gösterilecek çabaların şiddetin ortadan kaldırılmasına büyük katkı sağlayacağı artık biliniyor.  Peki bu yüksek bilinirlik durumu kadınlara yönelik eviçi şiddet verisini en askeriye indirebilip, doğru politikaların oluşmasında etkili olabiliyor mu?

Yaşamı örgütleyen deneyimler

Yukarıdaki soruya; evet, şiddet/kadına şiddet azalıyor ve politikalar bu durumda etkili olabiliyor cevabını verebilmeyi çok isterdim. Ya da yakın bir gelecekte  güzel günler bizleri bekliyor diyebilmeyi. Tüm araştırmalara, tezlere, ortaya konan gerçek verilere ve her şeyden önemlisi görünürlüğü açısından herkesin her şeyi artık gayet net bildiği bir ortamda, deneyimlerimiz bu durumların olumlu anlamda değişmeksizin devam edeceği bilgisini fısıldıyor kulağımıza bir yandan da.

Deneyimlerimiz olumsuz yargı bildiriyor olabilir çoğu zaman fakat aslında deneyimler nereden baktığınız ve neyi tercih ettiğimiz doğru orantısından yolunu bularak oluşan bir ayakta durma edimi aynı zamanda. Özlem S. Işıl – Selma Değirmenci tarafından derlenen kolektif bir emekle, uzun süren bir çalışmanın sonucunda doğan Yaşamı Örgütleyen Deneyimler / Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor kitabına geçebiliriz.

Soru sorarak start aldığımız kitabın arka kapağında yer alan şu soru üzerinden temel atalım: Günümüzde gittikçe yaygınlaşan kooperatifler ve dayanışma ekonomileri gibi alternatif yapılar, yeniden üretime hapsedilmiş kadınlar için bir mücadele ve kurtuluş olanağı mı yoksa patriyarkal kapitalizmin yıkıcı sonuçlarını yeniden üreten alanlar mı? Kitap, kadınları ataerkil düzene ve oluşan tüm zorluklara karşılık örgütleyen deneyimler, dayanışma ekonomileri ve kooperatifler kapsamının geniş anlamıyla ele alırken, aynı zamanda alternatif ekonomiler içerisinde yer alan dayanışma ekonomileri ve örgütlenme pratiklerine toplumsal cinsiyet perspektifinden bakarak yapılan tartışmalar sonucunda filizlenen konular bütününden oluşturuyor. Halihazırda yaşadığımız dönemi kapsar şekilde; “Pandemi ile daha da görünür olan patriyarkal kapitalizm, yarattığı krizleri aşmak adına toplumsal yeniden üretimin cinsiyetçi yapısına dayanarak, kazanılmış hak ve özgürlükleri kısıtlayarak, yeniden düzenleyerek ve hatta yer yer işgal ederek sürekliliğini sağlamaktadır” deniyor.

Kitabı derleyen ve aynı zamanda yazılarıyla katkı sağlayan  Özlem S. Işıl – Selma Değirmenci ile birlikte alternatif ekonomiler tartışmasına dayanışma ekonomisi üzerinden katkı, gıdanın çitlenmesine karşı mücadelenin müşterekleşmesi, tarım alanında kadın kooperatifleşmesine yönelik politikaların sınıf ve cinsiyet perpektifinden değerlendirilmesi, gıda üretiminde kadın emeği, “tohumları koruyan kadınlar” söylemi, kolektif ekolojik tüketici inisiyatiflerinin alternatif dayanışma ağı, kırsal kalkınma projesinde kadının katılımcılığı, enkazda hayatta kalmak adına geri gelen metis ve gıda toplulukları ekseninde müştereklerimiz konu başlıklarıyla kitaba katkı sağlayan kadın yazar ve akademisyenler Melda Yaman, Bengi Akbulut, Selma Değirmenci, Bengü Kurtege Sefer, Hatice Kurşunlu & Suna Yılmaz, Bürge Abiral, İrem Soysal Al, Rojin Elif Tokur, Ayça Yüksel, Nevra Arslantürk  kadının değerli varlığı üzerinden tüm insanlar adına geleceğe de ışık tutacak bir kitabı yaratmış oluyorlar.

Kadın olma hakkı

Okumamız, anlamamız, aktarmamız, mücadelemizi sürdürmemiz ve geleceğimizi düşünerek harekete geçip, yeni yaşam kurguları oluşturmamız için NotaBene Yayınları tarafından yayınlanan bu üç değerli kitabı kütüphanemizin her daim danışacağımız kaynak kitapları arasına koymamız gerekmekte. Ataerkil düzen içerisinde, erk kavramlar ve erkek(lik)ler kazanılmış tüm haklarımıza rağmen kafamıza vurulan sopalara dönüşürken kadın olma hakları hiç de kolay kazanılmıyor maalesef. Bu yüzden kadın olma hakkını sonuna kadar savunurken birbirimizin yanında olmaya ve destek vermeye devam edeceğiz.