İnanmak çok acayip olmakla beraber, biraz da şans işidir. Bazen neyin gerçek ve doğru olduğunu öğrenmeye gereken zamana sahip olamayabilirsiniz. Ezberci olabilirsiniz veya gezgin, belki bir zeka küpü veya bir zihinsel engelli. Ancak hepimiz bir şeylere inanmakla meşgulüz. Meşgale edinmeye “müsaitiz” ama biraz tembeliz. Hayatı boş yaşamaktansa bugün ölmeyi yeğleyen bir politika mücadele etmek. Çok yönlü, biraz zor ama asla rutin değil; dinamik ve özgür!

Bir dinin mensubuysanız, dininizin söylediklerine inanırsınız. Bir yakarma söz konusu bunun içinde. Koşulsuz beklemeyi gerektirir tek tanrılı dinler. Kurcalamadan itaat yerine okuyup sindirmek gerekir.

Bir insana inanırsınız; bir devlet insanı, bir devrimci, bir arkadaş veya sevgiliye mesela. Hayal kırıklığı bunun kuvvetle muhtemel bir sonucudur. Birine inanmakta kararlıysanız adanmamanız gerekir. Yoksa çamurun üstüne dikilmiş bina gibi çökersiniz kat kat. Bu koltuk sevdasından, para aşkından veya başka herhangi bir sebepten olabilir. Birlikte yaşamak inanmayı güvenmeyi gerektirir.

Bir putperest olabilirsiniz. Ellerinizle baştan yapabildiğiniz ve keyfiniz kaçtığında kırıp parçalayacağınız bir puta inanıyor olabilirsiniz.

Tiananmen Meydanı
1989 yılında Tiananmen Meydanı’nda tanklara karşı o meşhur pozu vermiş duran adam. Tarihin pek çok “duran adamlarından biri”.

Doğaya inanabilirsiniz. Doğalın faydasına, doğanın gücüne, tabiatın kanunlarına. Ama doğaya inanıyorsunuz diye de her otu yemezsiniz, yerseniz zehirlenebilirsiniz. Sel doğanın bir kanunu diye kendinizi selin suyuna bırakmazsınız değil mi?

İnanç umuttur, her şeyden önce bir soluktur. Evet her anlamında soluk. İnanmak nefes almaktır mesela; ya da bir rengin artık parlamayan umutsuz eskimişliği olarak aynı zamanda.

Umut ettiklerinizin gerçek olması sadakatinizin alevini coşturur. Ayrıca inanç soyağacı çok geniştir. Melezdir. Renkli ve çok karakterlidir. Akrabadır ama benzemez biri diğerine. Tanımak için bakmak, görmek, anlamak gerekir. Bakarken hep doğruyu görmeyiz, yanlış giden bir şeyler, aksi yaşanmışlıklar söz konusu olabilir.

Eğer içinize bir kuşku düştüyse artık önünüze koyulanları gözü kapalı yemek çok da mümkün değildir. Durumlar değişir kuşkuyla, hayat oldukça zorlaşır.

Dünya’yı bir öküzün boynuzları arasında duran düz bir tepsiye benzetiyorlarmış mesela. Öküz sinirlendirilince sallayıverirmiş kafasını. Al sana deprem açıklaması. Dünya’nın yuvarlak olduğunu söylemiş sonra birileri; Pisagor, Heraklides, Galilei, Ferdinand Magellan… İlk keşfedenin kimliği biraz muamma. Sonuçta bir inancı yıkıp yerine yenisini koymuş birileri. Bu bir mücadele.

Giardano Bruno da direnenlerden. Doğru bildiğinden bir kez dönmedi. Açtı gökyüzü battaniyesini arkasına baktı. Kimsenin göremediğini gördü. Gördüklerini anlattı. Yaktılar Bruno'yu; fakat bir adım atmadı düşüncelerinden.
Giardano Bruno da direnenlerden. Doğru bildiğinden bir kez dönmedi. Açtı gökyüzü battaniyesini arkasına baktı. Kimsenin göremediğini gördü. Gördüklerini anlattı. Yaktılar Bruno’yu; fakat hiç geri adım atmadı düşüncelerinden.

Şimdi birileri çıkıp yerçekiminin bir yalan olduğunu söylese çok şaşırırız. İddiasını kanıtladığında da bocalarız fazlaca. Neye inanacağını bilmek, kestirmek, koşulsuz inanmak, kanıtlı inanmak, kaynak güvenilirliği ve içerik analizi yapmak çok zor. Fikrimce; bu çelişkiye düşmek ise paha biçilemez. Çünkü dünya bir alacalı çelişkiler yumağı. Onu düz mantık anlamaya çalışıp öğretilen her yalana inanmak boşa geçmiş bir hayatın portresi olur. Çelişkiyi görüp ona dahil olmaksa; ilahi veya bilimsel, maddi veya manevi gerçekten döngünün içinde olmak demek. Ya dışındasındır çemberin, ya da içinde. Olmak ya da olmamak meselesi işte. Dışındaysan çemberin, soldaki sıfır gibi yer kaplarsın, anlamsızsın. İçindeysen mutlaka bir etkin olacaktır hayatın akışına. İşgal ettiğin yerin hakkını verebilmek ne büyük övünç kaynağı mesela.

Öğrenme dürtüsünü kamçılayan bu süreç merak etmeye ve araştırmaya sevk eder. Tarih hakkında bir şeyler öğrendikçe, karşı tarihle tanışırsınız. Onu öğrenince bir başka şey çıkar karşınıza, yanılırsınız ama merak ateşi yandıkça yıkılmazsınız. Bilgi o kadar sonsuz ki, öğrendikçe parça parça azalırsınız. Bir kitap okuyup ona sarılmak, akıllı olduğunu düşündüğünüz birinin iki cümlesini ezberleyip kendi fikriniz gibi ısıtıp ısıtıp başkalarına sunmak, bir filme inanıp başka bir olasılığın varlığını inkar etmek, bilmiyorsa biliyor gibi gözükmek için uydurmak her cahilin yaptığı basit eylemlerdir. Neden birinin nevrotik fikirleri senin anlık hayal dünyana hitap etti diye hayatını şuursuz bir şeyler yönlendirsin ki?

Bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir” diyen Sokrates’e burdan, sevgilerimi, dualarımı ve minnetimi yolluyorum. Bilgeliğine ışık tuttu. Ama, “Hiçbir şey bilmiyorum ben zaten her şeyi nasıl öğreneyim” diyerek boş boş oturmak da değil mevzu, çok derin. Hiçbir şey bilmediğini ancak evrendeki sonsuz bilginin farkına varınca anlayabilirsin. Sonsuz bilginin farkına varmak için de merak etmekten vazgeçmemek gerekir.

Her inançta, her yaşam felsefesinde ve her meraklandıran mevzuda tek bir nokta var ki, hepsinin de ortak özelliği!

Mücadele etmek!

Rachel Corrie de zulme karşı duranlardan. Gazze'de İsrail buldozerine karşı durdu; ama ne duruş. Öyle güzel durdu ki Corrie yaşamıyla ödedi belki; fakat pek çok kişiyi uyandırdı.
Rachel Corrie de zulme karşı duranlardan. Gazze’de İsrail buldozerine karşı durdu; ama ne duruş. Öyle güzel durdu ki Corrie. Yaşamıyla ödedi belki; fakat pek çok kişiyi uyandırdı.

Insanın sürekli mücadele etmesi gerekiyor. İnandığı Allah için, yaşadığı doğa için, yaşamak için, öğrenmek için, hatta birine güvenmek için bile mücadele etmeliyiz. Mücadele, insanı hayata bağlayabilecek yegâne eylemdir kanımca.

Haksızlıkla mücadele edin mesela, hiçbir öğreti haksızlığı öğütlemez. Siyasi olarak, etik olarak ve bir sosyal sorumluluk alarak mücadele edin!

Mücadele hayata bağlar. Mücadele hayat bağışlar. İnsanı yaşatır, hayvanı yaşatır, yeşili yaşatır. Mücadele zorbalığı sonlandırır, zalimi uzaklaştırır, kişiliği korur. Disiplinli olur direnenler. Taviz, ödün vermezler karakterlerinden.

Belki soğuk algınlığına engel olmaz; ama mücadele insan kalmayı sağlar. Hepimiz insan doğuyoruz ancak çok zor insan kalmak. Hiç mücadele etmeden insanlıktan çıkmak ise en kolayı. Hepimiz iyiyiz aslında, ama lekeleniyoruz gün geçtikçe. Kimi güneş lekesi, kimi insanlıktan çıkartan yolun çamurlu lekesi.

İnsansı canavarlık bu işin fıtratında var.

Vietnam Savaşı Kasmir
Vietnam Savaşı protesto ediliyordu Washington’da. Askerler Jan Rose Kasmir öncülüğünde diğer eylemcileri Pentagon’dan uzak tutuyordu. Kasmir’in istediği ise tek bir şey vardı. Meşhur süngüye karşı çiçek.

Mücadele ise zor olanı. Mücadele ile yaşamak, direnerek kazanmak bir lütfu evrenin. Eğer sahipseniz sıkıca sarılın mücadelenize. Eğer hâlâ yaşamak için direnmediyseniz, bir yola meyletmediyseniz şimdi durun ve bir düşünün. Her yer şiddet, her yer zulüm, canlılık belirtisi gösteren her şeyde bir soykırım tehdidi, her an bir zehirli politika.

Mücadele alanı çok geniş. Bir fikir dünyayı değiştirebilir. Şikayet etmeyi bırak ve harekete geç.

Hayat kısa ve aslında çok da değerli değil bu hâliyle. Şimdi; direnmek çok güzel, sen de gelsene.

Başlık Görseli: Vietnam’ın Budistlere uyguladığı işkenceleri kendini canlı canlı yakarak protesto eden Budist rahip. Tarihin en dokunaklı karelerinden biri olduğu şüphesiz.