2013 yılında New York’da kaydedilen “things”, 2016’da İstanbul’da kaydedilen “a little red bug” ve çıkalı henüz bir hafta olan yepyeni albüm “Muhip Bey” ile Başak Yavuz yeniden dinleyicisiyle buluşuyor. Yeni bir çalışma olmasının ötesinde Ahmet Muhip Dıranas’ın iki şiiri Ağrı ve Esmer’i besteleyip yorumlayan Başak Yavuz ile gerçekleştireceğimiz bu söyleşi Muhip Bey’in farklı disiplinleri bir araya getiriyor olmasıyla da bizi heyecanlandırıyor.

Aynur Kulak: Başak Hanım merhaba; İlkokul yıllarından itibaren piyano çalmaya başlıyorsunuz. Mimarlık okuduktan sonra restorasyon konusunda yüksek lisans yapıyorsunuz. Sonra bir arkadaşınızın davetiyle Nardis Jazz Club’e yolunuz düşüyor. Düşüş o düşüş diyebilir miyiz? Ben çok özetledim tabii. Hep var mıydı içinizde bir yerlerde müzik ya da caz müzik merakı?

Başak Yavuz: Benim New York’da bir hocam var, birlikte çalışmaktan çok gurur duyduğum David Liebman. Yaşayan caz efsanelerinden birisi. Bu arada kendisi akademik çalışmalarıyla da caza büyük katkıda bulunmuştur. Yani performans sanatçılığı ayrı bir şey, Miles Davis ile çalması ayrı bir şey, kendi albümleri, müzikal yaklaşımı ayrı. Bir de kitap yazıp cazı yeni nesle aktarabilmek adına ders veriyor olması… O tam da bu bahsettiğiniz duruma epiphany diyor. Bu kelimenin Türkçesi yok ama “aydınlanma anı” diye çevirebiliriz ya da bir şeye aşık olursunuz ama nedenini bilmezsiniz, bir duygu hissederseniz ama tarif edemezsiniz, öyle bir duygu. David Liebman’ın dediği gibi Nardis’te o aydınlanma anını yaşadığımı düşünüyorum.

-Hep piyanodan gelen bir caz müziği merakınız mı vardı? Caz hep dinler miydiniz?

Caz dinlediğimi bilmeden dinliyordum. Annemin kuzeni Gökhan Abi ilk gitar öğretmenimdi. O bana ilk blues kasetlerimi vermiştir. Muddy Waters’ın, Paul Simon’ın kasetini vermiştir bana. Halamın çekmecesinde Frank Sinatra kaseti bulmuştum. Yine küçükken Bette Midler’ın çok sevdiğim filmi Beaches’ın soundtrack albümünü almak için kasetçiye gitmiştim. İstediğim albüm yoktu ama kasetçi Midler’in caz söylediği bir albümünü vermişti tesadüf olarak.

-Cazı başka bir yere konumluyor musunuz?

Müzikte stilleri ayırmam. Ama eğitimim caz üzerine.

-Aslında sorum şuydu: Caz bir başkaldırının, duruşun, direnişin müziğidir. Edebiyat türleri içinde roman, öykü, hikaye, deneme varken şiiri saymayız mesela. Müzikte de aynı şekilde rock, pop, metal hatta klasik müzik diye sıralar gideriz ama cazı saymayız. Edebiyatta şiir, müzikte caz hep böyle bir benzerlikle eşleşir kafamda Ne dersiniz? Doğru bir eşleşmemi bu?

Tabii ki, cazın benim için yeri ayrı ki caz yapmaya karar verdim. Sonuç itibariyle dinlediğim diğer müziklere de bir caz sanatçısı gözüyle bakıyorum.

-Cazın müziği değiştirdiğine inanıyor musunuz? Caz değişiklik katıyor mu müziğin yapısına? Tüm yapılan müzikler açısından soruyorum.

Müzikler birbirinden etkilenir. Caz da dünyanın bütün müziklerinden etkilenmiştir, mesela Hint müziğinden, Brezilya müziğinden… Birçok ülkenin müziğinden etkilenmiştir.

-Cazın Amerika’dan çıktığını düşünürsek ve oranın göçmenlerden meydana gelen topluluklardan meydana geldiğini düşünürsek…

Aslında pek düşündüğümüz gibi değil. Cazın siyahilerden geldiği idea ediliyor ama tam olarak öyle de değil. Caz bestecilerinin çoğu beyaz ve Yahudi’dir. Çok karışık ve bu çok güzel bir şey. Cazı bu kadar güzel yapan şey tam da bu.

-Modern Müzik Akademisi’nde kayıt tekniği; Sibel Köse ve Randy Esen’den caz vokal; Baki Duyarlar’dan müzik teorisi; Tülay Uyar ile şan dersleri aldınız. Bayağı ciddi bir eğitim süreciniz olmuş.

Tülay Uyar Müzik Merkezi aslında. Orada şan hocam Fatih Çakmak’tı. Hala görüşürüz kendisiyle. Donovan Mixon’dan kulak eğitimi aldım. Genco Arı ile çalıştım. Aydın Esen’e gittim. Cazın kendini bana açtığı andan itibaren çılgınca bir döneme girmiştim. Hem işe gidiyordum, hem de her gün bir derse gidiyordum. Haftada birkaç kez konserlere de gidiyordum. İşten çıkıp eve gidip bir yarım saat uyuyup, zor bela uyanıp kendimi tekrar dışarı atıyordum. Caz tüm dünyamı kaplamıştı. Sonrasında zaten New York’a gidip Manhattan School of Music’te caz masterı yaptım.

-Muhip Bey albümünüzde Ahmet Muhip Dıranas’ın iki şiirini Ağrı ve Esmer’i bestelediniz. Öncelikle bu iki güzel beste için ayrıca teşekkür ederim. Kaç kere dinledim hatırlamıyorum. Bu iki şiiri seçmenizin özellikle bir nedeni var mı? Bağınız neydi Ahmet Muhip Dıranas ile?

Bağımız 2015’de ikinci albümüm “a little red bug”ın albüm notlarına Ömer Türkoğlu’nun “Yeniden yarattı seni gizli bir el!” diyerek Ahmet Muhip Dıranas’tan alıntı yapmasıyla başladı. Yine aynı yıl bana Dıranas’ın şiir kitabını hediye etti. Severek okudum kitabı, sonra rafa kaldırdım. Derken 2018’in Kasım ayı bir şiir kaydına gidiyoruz, özgür doğaçlama kaydı… Tesadüf doktora yaptığım Yıldız Teknik Üniversitesi’nde olacaktı kayıt. Hangi şiiri götürsem diye düşündüm. Cahit Külebi kitabını aldım, Şevket Akıncı’nın yeni şiir kitabı çıkmıştı onu aldım. Ahmet Muhip Dıranas’ın kitabını da raftan aldım ama yanımda götürmedim, masaya bıraktım. O gün kayıtta Şevket Akıncı’nın bir şiirini okudum. Eve döndüm. Masanın üzerinde bıraktığım Dıranas’ın kitabını elime aldım. O alış. Derler ki şiir doğru zamanda seni bulur. Şiir çok acayip bir şey. Şiiri okursun. Hiçbir şey anlamazsın. Güzel bulursun. Ya da bulmazsın. Sonra, on sene sonra o şiir karşına çıkar. Ama sen gidip o şiiri bulmazsın. O şiir gelip seni bulur. Kalakalırsın. O kitap bana böyle bir şey yaptı işte. Dıranas’ın ruhu geldi sanki. Hatta sadece kendisinin değil eşi Münire Hanım’ın da varlığını çok hissetim. Mesela şöyle enteresan bir şey oldu. Ağrı beş sayfalık bir şiir. Besteleme sürecinde oradan bazı mısraları seçmek durumunda kaldım. TRT’de Dıranas ile ilgili bir belgesel çekilmiş. Belgeseli açtım. O belgeselde Münire Hanım’ın tam da benim seçtiğim mısraları okuduğunu gördüm. Tüylerim diken diken olmuştu. Yani bir olaylar silsilesi Ahmet Muhip Dıranas’ı benim hayatıma soktu. Muhip Bey beni buldu bir şekilde yani. Bir şiirle doğru zamanda, doğru yerde karşılaşmak çok önemli. Bunu birçok kaynak söylüyor, sadece ben söylemiyorum. O zaman anlayabiliyoruz ne olup bittiğini. Mesela Orhan Veli’nin “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” mısrası. Ne zaman bu durumu yaşayacaksın, o adamı göreceksin, Süleyman Efendi’yi, ancak o zaman anlayabilirsin “Kitabe-i Seng-i Mezar” şiirini. Bir de şiir sesli okunur. Şiir aslında müziktir. Sesli okuduğun zaman anlam kazanıyor. Ahmet Muhip Dıranas şiirde tınıya önem veriyor. Olvido şiirini ele alırsak, burada “tunç” kelimesinin tınısı oldukça kuvvetlidir.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar

Unutuşun o tunç kapısını zorlar.

Ve ruh, atılan oklarla delik deşik.

İşte, doğduğun eski evdesin birden

Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven

Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik

Ve cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar.

İnanılmaz bir dil kullanmış. Ben mesela böyle müthiş bir şiiri bestelemeye cesaret edemem.

-Müthiş. Hece ölçüsü kullanan aslında ama onu kıran, durak ve vurgu yerlerini değiştirerek şiirde çağdaşlığı yakalayıp kendini özgürleştirmeyi bilen bir şair evet. Aynı hocası Ahmet Hamdi Tanpınar gibi. Kurala sadık ama kuralı da kıran bir yapısı var. Garip akımı zamanında yazmış ama ismi hiçbir akım içerisinde yer almıyor.  Şunu sormak isterim.  Caz sizde bir değişiklik yarattı mı?

Yaratmaz mı! Sadece caz değil. Özgür müzik de. Özgür doğaçlama da. Hep derler ki caz özgür bir müziktir. Hiç de öyle değildir. En azından benim için; kariyerimin 13. yılında henüz özgürleşmediğimi söyleyebilirim. Gelecekte belki biraz özgürleşebilirim diye ümit ediyorum. Çünkü çok fazla kuralı var cazın. O kuralları çok iyi hazmetmek lazım. İçselleştirmek lazım. Ağzından çıkan o zaman ancak senin sözün olabilir. Öbür türlü taklit olarak kalıyor.

-Bu bahsettiğiniz kuralları kullanmak mı gerekir? Uymak mı gerekir? Çünkü Ahmet Muhip Dıranas da hece ölçüsünü kullanır gibi gözüküyor ama kullanmıyor.

Farkındalık varsa her şey serbest. Ama o farkındalık çok vakit alıyor. Orkestranın o an orada ne yaptığına dair bir farkındalık. O an o ölçü bitmeden, çünkü muhtemelen bir sonraki ölçüde modülasyon olacak, parçanın tonu değişecek. O ölçüde hemen karar verip kendinizden bir şey söylemek o kadar zor ki… Zor olmasının sebebi aklınıza ilk gelen şeyin öğrendiğiniz şey olması.

-Peki siz 4.0 ortalamayla yüksek lisans yaparken zor olan bir şeyi cazı seçmenizden zor olanı sevdiğinizi anlıyorum.

Zaten yetmedi ki bana bütün bunlar. Ben caz okurken orkestrasyon da öğrendim, kompozisyon da, pedagoji de öğrendim. Ayağımı yere çok sağlam basacağım dedim. Okulda da bize öyle öğrettiler. Mutlaka üçleme olmalı: Pedagoji, kompozisyon, performans. Ben bunu dört yaptım.

-Dördüncüsü nedir?

Yapımcılık, yazarlık ve radyoculuk. Yani müzikle ilgili, müziğe katkı sağlayacak alanlar.

-Evet soracağım bunu da fakat hemen şunu sormak istiyorum. Diğer iki albümünüze nazaran Muhip Bey daha kendine özgü sanki. Daha bir konforlu ve rahat. Sert ifadeler daha az. Ben tabii bir dinleyiciyim sadece bu anlamda yanlış da ifade ediyor olabilirim lütfen kusura bakmayın ama Muhip Bey’de sanki ısrar yok. Tecrübe edindiği şeyleri iyisiyle kötüsüyle kabul etmiş bir hal var. Ne dersiniz?

Dördüncü albümde çok farklı bir manevra da yapabilirim. Bu albümde Ahmet Muhip Dıranas’ın varlığı çok önemli. Yani adam nice bestecilere ilham vermiş. Ben olmadan da var. Diğer besteciler olmadan da var olan ve olacak olan bir şair. Çok az yazmış ama çok iyi yazmış. Bir şiiri yazabilmek için aç olduğunu unutan bir şairden bahsediyoruz. Ne kadar sindirerek yazmış anlatamam! Tınıyı arıyor. Ben böyle bir şair varken kendimi nasıl ortaya çıkarabilirim ki. Şiirlerini duydum ve bir hale girdim. Ben zaten çok iyi olan şiirleri üfledim. O kadar. Çünkü normalde bahsettiğiniz gibi daha farklı bir üslubum var. Fakat burada söz konusu olan Dıranas şiirleri. Dediğim gibi şiirini aldım ve üfledim sadece.

Caz formu kendini kaç şekilde gösteriyor?

Kendi içinde çok dağılımı var. Bu konuyu iyice açabilmek için caz tarihine girmek gerekiyor. Çok kapsamlı ve katmanlı bir konu. Girersek kolay çıkamayacağımız bir konu. Sadece vokal caz’ın bile kendi içinde çok dağılımı var. Latin Jazz var, Cool Jazz var, Free Jazz var.

-Hangisi size daha yakın?

O dönemsel oluyor işte. Türkiye’ye dönerken biraz endişeliydim. Çünkü New York gibi bir şehrin, Harlem gibi bir bölgesinde, cazın merkezinde yaşadım. Dönerken bu yüzden endişeliydim. Ama döndüğüm zaman Şevket Akıncı ve Korhan Erel ile tanıştım. Özgür doğaçlamayla da onlar sayesinde tanıştım. Korhan ve Şevket sayesinde cazın hiç bilmediğim bir tarafına da yöneldim. New York’da işin bu kısımlarıyla ilgilenmemiştim. Boşuna endişelenmişim yani. İnsan değişmek ve öğrenmek istediği zaman, gerçekten istediği zaman her şeyi yapabiliyor.

-2013’de “things” isimli ilk albümünüz New York’da kaydedildi. Sonra 2016’da kendi plak şirketiniz Things and Records u kurarak “a little red bug” albümünüzü bu bağımsız mecradan yayımladınız. Böyle bir şirket kurmanın amacı neydi ve etkisi ne oldu?

Şirket kurmanın güzelliği şu. Ben işin mutfağına da girmeyi seviyorum. Yolculuğun bu kısmını seviyorum. Öğrenmeyi, anlamayı seviyorum.

-Türkiye’nin kültür sanatla mesafesini düşünerek sordum bu soruyu. Ayrıca da kültür sanatla mesafeliyiz yorumuma katılır mısınız? Gidişat nasıl sizce?

Bir ülkenin ekonomisi nasılsa, kültür sanat ortamı da öyledir aslında. Ve bizim sektörümüzde, her ne kadar biz işin sanatsal kısmındaysak da, bir de eğlence kısmı var. Biz müzisyen olduğumuzdan bu ayırımı görebiliyoruz ama dışarıdaki insanlar bu ayırımı çok net göremeyebiliyorlar. Ekonomide bir düşme olduğu zaman ilk biz etkileniyoruz.

-Evet insanlar bir kriz olduğunda ilk kestikleri şey kültür sanata para ayırmayı bırakıyorlar. İlk olarak kitap almayı kesiyorlar.

Konserlere de gelmeyi bırakıyorlar.

-Dijital ortamlar bu anlamda nefes almanızı sağlıyor mu?

Gençler için evet ama yaşlılar ulaşmakta zorlanıyor. İstiyorum ki onlar da dinleyebilsinler.

-Öğretmensiniz aynı zamanda. Bahçeşehir Üniversitesi ve Bilgi Üniversitesi’nde dersler veriyorsunuz. Biraz bahseder misiniz? Öğretmenlik sizin müzikle olan ilişkinizi besledi mi?

Bu yıl eğitmenlikte yedinci senem doldu. Bilgi Üniversitesi’nde Şarkı Yazımı, Müzikte Cinsiyet ve Caz Kompozisyon derslerini, Bahçeşehir Üniversitesi’nde Caz Yüksek Lisans ve Sertifika bölümlerinde Vokal, Ensemble, Şarkı Yazımı ve Kromatik Yaklaşım derslerini veriyorum. Öğretmenlik müzikle olan ilişkimi çok besledi. Müziğin içimde taze kalmasına yardımcı oldu. Ayrıca öğrencilerimden de çok şey öğreniyorum.

-Müzikte cinsiyet diye bir şey var mı?

Var, olmaz mı? Mesela şimdi doktora yapıyorum. Barok dönemle ilgili bir ders alıyorum. Çok değerli bir besteci olan hocam Koray Sazlı, Francesca Caccini ile ilgili bir araştırma yapmamı istedi. Ben de Google’a Caccini yazdım. Bir sürü bilgi çıktı. Ben de çok sevindim tabii. Meğerse Caccini’nin babası da müzisyenmiş ve yazılan bütün bilgiler baba Caccini ile ilgiliymiş. Şimdi tamam baba çok önemli bir besteci ama kızı da öyle ve kitap yazmış aynı babası gibi. Ama kızından tek bir cümle ile bahsediliyor. Sadece bir şarkıcı olarak. Üstelik bu bilginin verildiği kitap o dönemin kitabı değil, günümüzde yazılan bir kitap. Olanı da yok sayıyorlar yani. Bir diğer örnek, Robert Schumann büyük bir besteci ama eşi Clara da büyük bir besteci. Kitaplarda eşi ile ilgili pek bilgi bulamazsınız. Mendelssohn aynı şekilde. Kız kardeşi de besteci. Abisinin imzasını kullanıyor, besteleri yayınlansın diye. O dönemle bu dönem arasında çok az bir fark var cinsiyet ayrımcılığında. Kadınlar şarkı söyler ama müzik bilmez, müzik yazamaz gibi bir algı var.

-Hemen bu sorunun ardından genç potansiyelleri de sormak isterim. Gençleri nasıl buluyorsunuz?

Nesilden nesile değişiyor. Öğretmenliğe ilk başladığımda, 7 sene önce daha zor iletişim kurmuştum genç nesille. Beatles’ı bilmeyenler vardı. Queen’i, Freeddie Mercury’i bilmiyorlardı. Ama şimdi son iki senedir, yeni gelen nesil bu isimleri biliyor. Çünkü Queen ile ilgili bir film izlediler. En azından yeni nesiller Freddie Mecury’yi tanıyorlar bu sayede.

-Aynı zamanda Nouvart Kültür Sanat internet sitesinde bir sayfanız var. Take Five isimli. Yeni albümleri paylaşıyorsunuz. Bu işe gönül vermiş caz sanatçıları ile mülakatlar düzenliyorsunuz. Müzik iyiye gidiyor mu ya da daha iyi olacak mı?

Çok genel konuşursak evet biraz daha iyi gidiyor müzik adına bazı şeyler. Mesela birkaç öğrencimi gözlemliyorum. Çok çalışıyorlar her şeyden önce. Yeni yeni çıkıyorlar sahnelere ama çok iyiler. Öğrencilerimin, donanımlı müzisyenler olarak yetişiyor olduğunu görmek gurur verici. Caz müziğinde bazen şöyle bir şey de görebiliyorsunuz. Çocuk çok yetenekli, çok çalışkan ama başka bir mesleği var. Her ikisini dengeleyemiyor. Ya da yine çok yetenekli ama yalnızca cazla ilgileniyor. Bundan yirmi sene sonrası için ne yapacak, yapacak bir şeyi kalacak mı diye endişeleniyorum.

-2015’ten itibaren Grammy Ödülleri üyeliği yapıyorsunuz. Biraz bahsedebilir misiniz?

Sektörü daha yakından tanımama vesile oldu. Uluslararası alanda çok fazla kişiyle tanışmamı sağladı. Sonuçta bir ödül mekanizması fakat saydığım sebeplerden dolayı faydasını gördüm diyebilirim.

-Teşekkür Ederim.  

 

 

 

D