Ankara’da edebiyat denince akla gelen ilk yerlerden biri de CerModern oldu. Birçok sanat dalının Ankara’daki sanatseverlerle buluşmasını sağlayan CerModern, neredeyse her ay bir yazarı konuk edip onlarla edebiyat söyleşileri düzenliyor ve okurların onlarla rahatça buluşmasına zemin hazırlıyor. CerModern’in son konuklarından biri de “Rüyalar Anlatılmaz”, “Unutma Dersleri”, “Unutma Beni Apartmanı” gibi kitaplarıyla bilinen ve son olarak “Dokunmadan” romanıyla okurların karşısına çıkan Nermin Yıldırım oldu. Biz de Yıldırım ile yoğun okur buluşması zamanında kısa bir vakitte bir araya geldik ve keyifli bir röportaj yaptık. Biraz hayattan, biraz edebiyattan… Haydi röportajımızı okuyalım…

“Hasret bir mercek gibi, baktığımız her şeyi büyütüyor.”

Fotoğraf: Ali Altuntaş
Nermin Hanım, öncelikle sizi kendinize sormak istiyorum. Nermin Yıldırım kimdir, nasıl tanımlıyorsunuz kendinizi?

İnsanın kendisiyle ilgili cümleler kurması zor. Doğrusu benim de pek becerebildiğim bir şey değil. Kısaca ne yaptığımı söylemek gerekirse, romanlar yazıyorum. Beş romanım var. Ama kendini yaptığı işten hareketle tanımlayan biri sayılmam. Onun dışında sıra dışı ve ilginç bir hayatım yok. Basit, sıradan ve kendi halinde hayatını sürdüren biriyim. Küçük bir hayatım var.

Ama sizin hayatınızdaki ilginç olan durum, farklı şehirler arasında gidip gelmeniz ve Barselona’da yaşamanız. Peki bu durum, ülkeye hasret duygusunu da perçinliyor mu?

Tabii ki. Yedi yıl önce taşındım Barselona’ya. Çok sık İstanbul’a gelip gidiyorum. Hayatımın yarısı İstanbul’da gibi neredeyse. Buna rağmen, hasret duygusu hayatımdaki en baskın duygulardan biri. Romanlarımı da etkiliyor bu duygu. Çünkü hasret bir mercek gibi ve baktığımız her şeyi büyütüyor. Yurtdışından Türkiye’ye baktığımda olan biten her şeyi yoğun olarak görüyorum, yaşıyorum ve aklım, kalbim burada kalıyor. Gördüğüm hikâyeler de bir biçimde romanlara sızıyor zaten.

Sanırım yurtdışı, roman yazmak için iyi bir tercih olmuş…

Aslında yurtdışına roman yazmak için taşınmadım, ne yalan söyleyeyim. Fakat orada olmamın, daha doğrusu İstanbul-Barselona arası mekik dokumamın, kendime de romanlara da bir etkisi olmadı değil.

“Kaynağı meçhul bir suçluluk duygusundan söz ediyoruz.”

Son çıkan kitabınız “Dokunmadan”ın enteresan bir hikâyesi var. Kapağı da çok hoş bence… “Dokunmadan”a ilham olan hikâye nasıl ortaya çıktı? Başkarakteri nasıl tanımlıyorsunuz?

Benim ve çevremdeki birçok insanın da sahip olduğunu fark ettiğim, temel bir duygudan hareketle bu hikâye ortaya çıktı; o da “suçluluk duygusu”. Fakat burada kaynağı meçhul bir suçluluk duygusundan söz ediyoruz. Neredeyse varoluşsal hakikatiniz olacak kadar keskin, kadim ve baskın; ama bir taraftan da nereden geldiğini bilmediğiniz bir şey bu.

Kahramanım, benim gibi bu duygudan mustarip. Öleceğini öğreniyor ve bunun üzerine hayatıyla ilgili bir muhakeme yapıyor. Hayatını gözden geçirirken, yaptığı ilk günahı, işlediği ilk kabahati hatırlıyor. Bu aslında beş yaşındayken bir arkadaşının ayıcığına el koymasıyla ilgili bir mevzu. Bu ilk günahını telafi etmek için yola çıkmaya karar veriyor, ama aslında tabii ki bu bir tür sembolik yolculuk. Hem fiili bir coğrafya üzerinden yapılan bir yolculuk hem de Adalet’in içsel yolculuğu. Nihayetinde Adalet, masumiyetin elbirliğiyle katledildiği zorlu bir coğrafyada o masumiyetin peşine düşen; dolayısıyla karmaşık ruh hallerine giren ve bu yolda kendiyle, yaşadığı ülkeyle, aşkla ve birtakım başka duygularla yeni baştan tanışan bir karakter.

Tam olarak ortaya çıkarmanız ne kadar sürdü?

Fikrin aklıma düşmesi, yazmaya başlamam ve bitmesi, toplamda iki sene sürdü.

Bu romanın filme aktarılması gibi bir teklif karşısında tepkiniz ne olur?

Romanlarım için arada böyle şeyler geliyor. Tamamen kapalı olduğum bir konu değil. Kimin yapacağına, nasıl olacağına bağlı olarak böyle şeyleri konuşuruz. Yazarken, film olsun diye düşünmüyorum, bambaşka motivasyonla yazıyorum. Ama bir gün iyi bir yönetmenin elinde, bambaşka bir hikâyeye dönüşebilir romanlar. Hayatta her şey mümkün.

“İnsanın olduğu ve güneşin doğduğu yerde umut her zaman var.”

Hayatı sorgulamak ve masumiyeti kaybetmek duyguları var aslında kitapta. Sizce genel olarak toplumda bunları kayıp mı ettik? Hâlâ umut var mı?

Aslında evet, kimse suçsuz değil. Sezen Aksu’nun şarkısında da dediği gibi; “Masum değiliz hiçbirimiz…” Çok büyük şeyler yapmamıza gerek yok. Büyük kabahatlerimiz olabilir tabii ama o derinde yatan suçluluk duygusu her zaman bizim yaptığımız bir şeyden kaynaklanmıyor. Romanda da Adalet’in tartıştığı konu bu. Bazen de suskunluklardan, yapmadığımız şeylerden geliyor kabahat. Etrafımızda bir tür zulüm ve zorbalık yaşanırken, birilerinin canı yanarken, birileri haksızlığa maruz kalırken; biz bu durumun karşısında nasıl tavır alıyoruz, önemli olan bu. Tavır almıyorsak, sesimizi çıkarmıyorsak, kimsenin yarasına merhem olmuyorsak, belki o an değil ama sonrasında bunun insanda yarattığı bir suçluluk duygusu oluyor. Gündüzler kolay geçer, ama gece başımızı yastığa koyduğumuzda… O an, ne kadar suçlu olup olmadığımızı anlıyoruz zaten. Yine de insanın olduğu, güneşin doğduğu yerde umut her zaman var.

Fotoğraf: Ali Altuntaş
Yerli ve yabancı olarak en çok hangi yazarları seviyor ve takip ediyorsunuz?

Ben çağdaşım yazarların hepsini takip etmeye çalışıyorum. Ama beslendiğim ve usta olarak gördüğüm, yazarlık ve okurluk kariyerimde de çok mesai harcadığım yazarların başında Ahmet Hamdi Tanpınar gelir. Özellikle “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanı beni çok etkiler. Mizah ve ironinin edebiyatta nasıl kullanıldığı ve neye yaradığını ondan öğrendim diyebilirim. Adalet Ağaoğlu’nun “Dar Zamanlar” üçlemesi, özellikle “Ölmeye Yatmak” ve “Bir Düğün Gecesi” başucu kitaplarımdandır. Şairlerden Edip Cansever’i çok severim, “Ben Ruhi Bey Nasılım” mesela. İspanyol şair Federico García Lorca’nın oyunları ve şiirleri güzeldir. Şairlerin sözcüklerle ayrı bir bağı var bence, ben de onlarla kalbi bir bağ kuruyorum sanırım.

Tiyatro, sinema gibi diğer sanat dalları hakkında neler düşünüyorsunuz?

Daha önce bir tiyatro oyunu yazmıştım. Hatta İstanbul Tiyatro Festivali’nde kataloğa kadar girmişti oyun, ama yetiştiremediğimiz için oynanamamıştı. Başka metinler de yazıyorum yani Ayrıca roman yazarken de sinema, müzik ve resim gibi başka disiplinlerden besleniyorum.

Ankara ve söyleşinizi yaptığınız sanat merkezi CerModern hakkında neler düşünüyorsunuz?

Benim için Ankara’ya gelip buradaki okurlarla buluşmak çok keyif verici oldu. Okurlarla CerModern’de buluşmak beni çok mutlu ediyor. Çok güzel işler yapılıyor CerModern’de ve Ankara’nın sanat merkezi ihtiyacını karşılıyor burası. İnsanlara nefes aldıran, birçok sanat dalıyla buluşturan ferah, güzel bir mekan oldu CerModern. Buradan bu etkinlikler için uğraşan herkese teşekkür etmek istiyorum.