Nilbar Güreş ile bir araya gelip sanattan, zamana ve hayata dair bir söyleşi yaptık. Konu konuyu açınca harika bir söyleşi çıktı.


fotoğraf ; Reha Arcan

S: Gaia’daki okurlarınıza kendinizle ilgili neler söylemek istersiniz? Özellikle de Magda’nın sizdeki yerini merak ediyoruz.

İstanbul’da doğdum ve büyüdüm, alt-orta sınıf memur bir aileden geliyorum. 70’li yıllar için gayet sıra dışı bir evlilik yapan ailem (bir taraf Kürt-alevi, diğer taraf Trabzonlu ve dindar) ailelerinden maddi veya manevi destek alamadıkları için hem çocukluğum hem gençliğim yaşanan bu ayrımcılıktan çok etkilendi. İki taraftan da destek alamayan ailem sürekli çalışmak zorundalardı ve beni bu süreç içerisinde aile dostlarına emanet etmek durumundaydılar.

Bahsini açtığın Magda bunlardan en önemli olan figürdür benim için. Anneannemin en yakın arkadaşı olan Magda lise bitene dek en yakın arkadaşım, sırdaşım ve adeta ikinci bir annem gibi hayatıma eşlik etti. Aslenbir Nişantaşı Rum’u olan Magda, genç yaşta yaptığı aşk evliliği üzerine Sarıyer’e taşınmıştı ve orada yaşıyordu. Çocuğu olmamıştı. Annemin çocukluğunda tüm mahalle çocuklarına mayolar kıyafetler dikermiş. Bebekliğimden beri Magda ile fazlaca vakit geçirdiğim için doğal olarak kültürel anlamda iç içe geçtik.Her Cuma günü kendisi ile kiliseye gider, yılbaşında Christmas keki yapar Paskalya’da yumurta boyardık. Kısacası Rum gelenekleri ile büyüdüm. Kardeşi Kosta Atina’dan eşi ile İstanbul’a ziyarete gelirdi. Dolayısı ile fiziken aynı dili konuşmadığım insanlarla iletişim kurmak benim çok eski bir tecrübem, şöyle uzaktan bir bakınca…

Bunun yanısıra Kürtçe, Ermenice ve Rumca zaten Sarıyer ve Büyükdere mahallelerimizin dilleri idi. 

S: Bir tarafınız İstanbul’da ve bir tarafınızda Viyana’da, yerleşik olamamakla ilgili ufak bir serzenişiniz var. Bu iki sentez sanatınızı nasıl etkiliyor? Ne demek istersiniz bu konuda?

Sadece iki ülke ile kalmıyorum, her sene zamanım en az 4-5 farklıülke arasında geçiyor. Bazen soğuk yerlerde, yiyecek doğru düzgün bir şeylerin olmadığı mekanlarda çalışmak zorunda kalıyoruz. Bünye olarak herkes eşit oranda güçlü olamayabiliyor. Mesela benim gibi uykusu ve midesi çok hassas ve sürekli üşüyen biri için bazen bu koşullar sahiden zorlayıcı oluyor ve yaş ilerledikçe daha da zorlaşıyor… 

Bir sanatçının eline tüm bu zahmetler karşılığı ne geçtiğini düşünürsek sanat için harcanan emek ve enerji bir insan için akıl dışı biçimde gereksiz. Tutkusu olmayan bir insanın bu işle uğraşması ve kendini böylesine adaması imkansız.  Sanat benim için önüne geçilemeyen bir enayilik durumu. Tabii bir de havalı ve pırıltılı buldukları için sanat alanında var olmaya çalışan insanlar var ama onlar benim size burada söylediklerimi yazdıklarımı anlayamazlar dahi; his lazım…

S: “Hayatı bilmeyen birinden sanat beklenemez.” Sanatçı hayatı nasıl bilmelidir ve sanatçıdan bu noktada ne beklenmelidir?

Çünkü hayat yok, hayatlar var. Kendi hayatının dışında bir şey görmeyen, duymayan veya bilmeyen biri gelişmeye kapalı bu bencilliğini düzenli olarak kopyalayabilir elbette. Çok sıkıcı. 

Sanatçıdan kimse bir şey bekleyemez, sanatçı isterse paylaşır. Paylaşmayanı da var, eserlerini kimseye göstermeden imha eden yüzlerce sanatçı var.


S: LGBT+ hakları, aktivizmi ya da canlı hakları gibi meseleleri sanatınıza yansıtıyorsunuz, aktif olarak bir katılımınız da oluyor mu? Bu konuda çalışmalar yürüten çeşitli gruplar var, Boysan’ın Evi gibi. 

Şimdiye dek fotoğraflarımı yürüyüşlerde pankart olarak kullandığım oldu. Veya görsel olarak hızla anlaşılabilen bazı eserlerimi kamusal alanda poster olarak sergiliyorum, bu da bir aktivizm bence.

Zaman zaman fiziksel katılımlarım oluyor fakat çok ender, çünkü çok fazla seyahat eden biriyim, bu yoğunluğun içinde mümkün değil her yere yetişmek. Bazen aylarca ailemle dahi görüşemediğim oluyor. Ama bunun da dışında ben asla grup insanı değilim, toplu her şey için fazlası ile bireyselim. Grup olarak hareket edemiyorum. 

Ayrıca kabul etmek lazım ki, herkesin kişisel bir savaş tekniği var. Beni ilgilendiren meseleleri söz konusu etmek ve işleyerek sanat eserlerine dönüştürmek bu sorunları daha evvel hiç olmadığı kadar gündeme getirebiliyor. Aktivizm, sosyal medya vs çok iyi ve önemli fakat kendi çemberinde kaldığı sürece çoğunluğa ya da ulaşmanızı istediğiniz insanlara ulaşamıyor. Sanat bu anlamda harika bir mecra, çok kullanışlı…

S: Sanatçı hiyerarşisini sevmediğinizi söylemişsiniz. Bunu nasıl açabiliriz? Bu hiyerarşinin yatay ya da dikey olması sizin için değişir mi? Belli bir üst realitenin varlığı hep olagelmiştir…

Koleksiyoner-Sanatçı ilişkisinden bahsediyorum. Koleksiyonerler genellikle varlıklı insanlar oluyorlar ve ne yazık ki hepsinde olmasa da genelde bir ego veya kibir sorunları oluyor. Sanatçının da diğer insanların da bu sınıfsal ayrıma ihtiyacı olmadığını düşünüyorum.  İnsanlar eşittir, bir gün hepimiz öleceğiz buna zenginler dahil bu arada ve sadece eserler kalacak. 

S: Sanat biriktirmek belli bir yerde entelektüel biriktirmek anlamına gelebiliyor. Çanta ya da ayakkabı gibi birikimden farkı ne olmalı sanat biriktirenin?

Bunların biri manevi diğeri ise maddi zevk. Koleksiyonerlerden genel olarak kültür, edebiyat, müzik ve sanat dünyası ile ilgili olmalarını, edindikleri eserlerin entelektüel anlamda hakkını vermeye çalışmalarını bekliyoruz. Duvarına bir eseri asan kişi o eseri bilmekle yükümlüdür. Tutkusuz koleksiyoner olmaz, olmamalı. Para cehaleti örtmez.

S: Sanat üretmek için açtığınız zamana biriken diğer işlerin yoğunluğu ayrı bir döngü oluşturuyor gibi. Bu ağırlığı kaldırmak için Nilbar, neler yapar özellikle de iki sanat üretimi arasındaki sarkaç nerede durur? 

Genelde ne yazık ki iki değil onlarca sanat üretimi paralel olarak var olmak zorunda oluyor. Bir projeye hayır demek gelecek olası bir kaç projeye de davet gelmeyeceği anlamına gelir genelde. Yani dolaşım denen bir şey var, bir kez bundan çıkan bir daha kolayca geri giremez. Bu durumda ne yapsınlar, paramparça olmuş bir durumda çaresizce üretmeye çalışıyor sanatçılar. 

Galeriler, kurumlar,kişisel ilgi bekleyen koleksiyonerler, akıldaki projeler, eski proje fikirleri,kurumlar tarafından arzu edilen yani sipariş edilen projeler ve burada sayamadıklarımdan oluşan gibi sonsuz bir liste. Sarkaçın durduğu bir yer yok, duramıyor sanatçı sorun da burada zaten. Bu durum bir süre sonra tükenmişlik sendromu ya da çeşitli hastalıkların baş göstermesi ile bu sistem sanatçıyı bir süre için mecburen ve sadece fiziksel olarak durduruyor. Nilbar da başa çıkamıyor, hem zihnen hem bedenen yıpranıyor, işinden nefret ediyor ama bırakamıyor. Tek geçim kaynağı bu çünkü. 

S: Pera müzesindeki son serginizden de bahsetmek istiyorum biraz. “Zaman Değişmeli” nasıl oluştu sizde?

“Zaman Değişmeli” Alistair Hicks’in konsepti. Orada hem bir modernizm hem de erkek sistemi eleştirisi var ki bu iki eleştiri de benim eserlerimde gündeme gelmiş, işlenmiş temalardan… Zaten kadınların fikirleri dünyada kullanımda değil bildiğimiz gibi, tahakküm altında yaşam savaşı veriyoruz. Nasıl ve ne kadar doğuracağımıza dahi erkekler karar veriyor… 

İlk kez 2009 senesinde WHW’nin küratörlüğünü yaptığı İstanbul Bienali’nde gösterilmiş olan ‘Bilinmeyen Sporlar’ adlı fotoğraf serim, erkek sistemini sorgulayan görsellerden oluşuyordu. Birbirlerine erkekler tarafından belirlenen ideal kadın imajına katkıda bulunmak amacı ile yardım eden, yani ağda günleri düzenleyip birbirlerinin ağda bezlerini çeken kadınlar acaba bu eylemin yanısıra aralarında neler yaşıyorlar? Bize Queer bir dünyanın kapılarını aralayan bu sergi, görünürlüğü az ama her şeye rağmen yaşayan bazı alternatif yaşam görüşleri ve hayat tarzları ile izleyiciyi yüzleştiriyor, belki de kendi çevresine de bir kez de bu bakış açısı ile bir göz atması konusunda uyarıyor. 

Bunun dışında yine Alistair Hicks’in konseptinde adı geçen bazı referanslar var, mesela Brancusi. 2014 senesinde 31. Sao Paulo Bienali için ürettiğim kadın eteklerinden oluşan bir sütun da bu serginin bir parçası oldu. Eteklerin cinsine bakarak ayrıştırabileceğimiz farklı sınıf ve tarzların sıradışı bir şekilde dizilmesiyle (en yukarıda köylü kadın eteği, en aşağıda pahalı bir gece kıyafeti) yıkılması gayet mümkün hiyerarşik sistemi yıkmaya davetiye çıkarıyor. 

Bir de bu sergi için ürettiğim ‘Biz veririz siz öldürürsünüz’ adlı karışık malzemeden oluşan bir kolaj var. Kadınlar ve diğer canlılar erkeklerin uydurduğu savaşlarda her zaman kurbandır ve tıpkı savaşların diğer tüm kurbanları gibi kahramanlık masalı ile feci şekilde kandırılırlar…

S: İki sene önce Bektaşi kültürünü incelemiştiniz. Bektaşiliğe göre zaman lineer değil dairesel olduğundanbahsediliyor. Bu kavramın sizdeki dönüşümü nasıl oldu? Bektaşiliği bu anlamda nasıl aldınız sanatınıza?

Babam Alevi olduğu için bana uzak olan bir konu değildi bu konu ama her zaman bastırılmış bir mesele oldu aile içinde de, toplumsal olarak da. Dışlanmamak, ayrımcılık yaşamamak için her zaman kimliğimizi sakladık, bize öyle tembihlendi daha doğrusu. Halende Alevilere uygulanan ayrımcılık ortada. Çeşitli fikirlere göre algıların farklarından bahsediliyor ve bu vb. bilgiler çeşitli literatürlerde karşımıza çıkıyor. 

Fakat ben şeyleri ulaşıldıkları şekilleri ile değerlendiremiyorum. İmaj denilen şey benim kafamı çok karıştıran bir şey. Bu nedenle de bilinen anlamda araştırarak değil,Bektaşi kültürünü kendi köklerimin kalıntılarını anımsamaya çalışarak çalıştım.Hacı Bektaş’a gittim, orada bana Alevi olduğuma göre Türk olduğum söylendi. Halbuki bu yanlış, Kürt Aleviler var…

Bu arada Bektaşilik ve Alevilik ayrı şeyler. Bektaşilik ıslah edilmiş gibi geldi bana. Alevilik ise evden eve, kökten köke özgürce esniyor. Bu da pek hoş bir anti-Modernist bir doku mesela…

S: “Herhangi Bir Yerin Palmiyeleri Altında” ve eril zamanın düz çizgisini  birleştirdiğimizde, zamanı nasıl anlamalıyız? Yaptığınız işlerde nasıl kullanıyorsunuz zaman kavramını?

“Herhangi Bir Yerin Palmiyeleri Altında” Governer’s Island’da çekilmiş  New York’ta terör saldırısında patlatılan ikiz binaları arka plan olarak kullanan bir iş. Yine erkek elinden organize edilen bu terör saldırısı İslamofobya’yı kudurtacak üzerimize saldı. Bu inancın en görünür sembolü başörtü olduğu için ihale yine kadınlara kaldı! 

Zamanı en hor kullandığımız dönemdeyiz belki de. Sevdiklerimizden uzak, elimizdeki telefonlarla mental olarak herkes ve her şeyden uzak, temassız, iletişimsiz ve çaresiz. 

Zaman benim için bir kavram değil, içinden geçtiğim bir hissiyat. Resimlerime bakarsanız tıpkı yazıyı okur gibi soldan sağa doğru okuyun, soldan başlıyorum çünkü genelde ve bu da akrep ile yelkovan gibi zaten. Bilinçaltı!

S: Son olarak 2019 şimdiden gelmiş gibi duruyor. Yoğunluğunuz nasıl olacak neler yapmayı planlıyorsunuz?

Beş sergi katılımım şuan organize edilmiş durumda. Uzundur İstanbul’da bir kurum sergisi yapmak istiyorum fakat eğer böyle bir teklif gelmezse sanırım kendi imkanlarımla bir sergi organize edeceğim gelecek birkaç sene içerisinde çünkü yurtdışında kesintisiz olarak görünürlüğümün yanısıra absürt bir şekilde 2014 senesinden beri üretmiş olduğum eserlerin hemen hemen hiç biri İstanbul’da gösterilmedi, bu durumu biraz yazık buluyorum açıkçası…

2019 bir çok fuar katılımı ile dolu. Ayrıca Mayıs başı New York C24 Galeri’de bir solo sergim açılacak. İlgilenenler New York C24 Galeri, Viyana Martin Janda Galeri veya Berlin’den Tanja Wagner Galeri bültenlerine üye olup haberdar kalabilirler.

| Pera Müzesindeki Sergi İçin Tıklayınız | Sergi Bülteni İçin Tıklayınız |