Normlar mutlulukları göğsünde barındırır. Ve maalesef normlar insanlarca belirlenen zincirlerdir. Zincirlenmeye mahkûmdur sanki insanlar. Doğar doğmaz ilk nefesi ciğerlerini yakınca, ilk çığlık hayat verince başlar prangalı dolaşmaya. İlk kez istatistik dersinde karşı karşıya geldim, normla ve normal dağılım eğrisiyle. İnanılmazdı, nasıldı; insanlar nasıl normal dağılım gösteriyorlardı? Zannımca boynumuzdaki, zincirlerle alakalı… Sanırım yalnızlıktan korkmakla ilintili bu şey. Çıkıntı gibi durmamak için, bütün kellerin içinde saçlara sahip olmamak için; bütün çıplak kralların arasında giysisiz dolaşmak için, bütün ağlayanlar arasında gülmemek için ve belki biraz da hayatta kalmak için.

Bu yüzden normlar mutluluk verir insanlara, sadece belli bir kesme özgüdür norm dışına çıkabilmek. Sadece uçlardaki insanlara verilmiştir bu mutsuzluk(!) Sahi normlar mutluluk mu veriyordu? Normlar neydi, kim tarafından belirleniyordu, hangi fabrika tarafından yürürlüğe sokuluyordu? Normlar insanların fazlacası tarafından düşünülen olgular demekti. Yaşlılara yer vermek, sabah erken kalkmak, hafta sonları evde pineklemek; yaşlılığında eve, zincirlerine, prangalarına bağlanmak. Orta yaşta krize girmek, genç yaşta pençeleri dünyaya geçirmek… Hepsi gayet normal… Ve güvenli… İşte anahtar kelime, güven… İnsanların en büyük arzusu güvende kalmaktır. İnanmama hakkını saklı tutarak bu olgunun evrime konu olduğunu düşünmekteyim. İlk insanlığımızla alakalı sanki her şey… Sanki savaşlar, iklim değişiklikleri, teknoloji, aileler, toplum, statüko, borsalar, ekonomistler, siyasetçiler… Sanki hepsi ilk insanlığımız tarafından belirlenmiş gibi. Sanki şimdinin normları, şimdinin normal dağılım eğrisi geçmişin soğuk topraklarınca çizilmiş gibi. Geçmiş bugünün annesi gibi, ona benziyoruz. O gibiyiz…

Normlar, normlar geçmiş ile örtüşüyor sanki. Eskilerde insanlar bir arada yaşarken, kabileler kurarken, en güçlü olanın en haklı sayıldığı zamanlarda; demek istediğim yalnızlığın ölmek demek olduğu günlerde belirlenmiştir bu norm denilen kavram. Öyle bir yere yerleştirilmiş ki, onu oradan hareket ettirmek imkânsız. Normlar insanların güvenlik ihtiyacını karşılamakta… Eskiden bazı insanlar silahlıydı, bazıları güçlüydü; diğerleri o güçlülerin yanında güçlüydü. Bu yüzden onlara tabi olmak kaçınılmazdı. Onlar nasıl uyuyorsa öyle uyudular, onlar nasıl yemek yiyorsa öyle yediler, nasıl büyürlerse öyle büyüdüler. Sonra onların çocukları oldu, üredi insanlık; dallanıp budaklandı. Yeni nesiller ortaya çıktı, yeni güçlüler ortaya çıktı. Bu güçlüler nasıl güçlüydü? Yani bu güç denen şey her çağda yenilenecek bir olgu muydu? O güçlüler ilk güçlüler gibi davrandı. İlk güçlülerin belirlediği normlara göre yaşadı, son zamanlarda yani günümüzde; normlar değişmiş gibi görünmekte; bence bu sadece bir göz yanılsaması, bence hala insanlar ilk insanların kullandığı normları kullanmakta. Bence bu Carl Jung’un dediği gibi kolektif bilinçdışımızla ilgili.

Jung atalarımız geçirdiği süreçlerin zihnimize sirayet ettiğini söylemekteydi. Bunu bir insanın karanlıktan korkması ya da hiç yılan görmemiş birinin yılandan korkması şeklinde açıklamaktaydı. Atalarımız bence yalnızca korkuyu ya da sevgiyi günümüze taşımadı. Bence taşınan şey o çizilen, ilk insanlarca belirlenen normlardı. İnsanlar farklı olandan çekinmeye meyillilerdi sanki. Buna mecburdurlar, zihinleri onlara bunu dikte ediyordu. Kolektif bilinçdışımız nasıl ki bizi hayatta tutmaya yarıyordu, işte normların da üstlendiği görev budur.

İlk insanların kovduğu insanlar, yani norm dışında kalan insanlar; genlerini diğer insanlara daha az geçirebilmiş insanlar, ama hala varlıklarını bir şekilde sürdürebilmiş insanlar… Belki de geliştiğimiz şu günlerde, teknolojinin devrim yaptığı şu günlerde, normlar esnemeye başlamıştır. Bunun sebebinin azınlıkların başarısında olduğunu düşünüyorum. Geçmişten günümüze, dünden bugüne baktığımız zaman değişimin başarılardan geçtiğini düşünmeye başladım.

Örneğin ilk insanlardan sonra, buzul çağı bile geçtikten, milat gelmeden biraz önce, milat geldikten biraz sonra yaşanan gelişmelere bakacak olursak azınlıkların çoğunluklar karşısındaki zaferlerini göreceğiz. Bu zaferler fiziksel bir savaşımın sonucu değildir. Bilakis zihinlerce kazanılmış bir zaferdir bu. Normlar dünyanın düz olduğunu söylüyordu, normlar öküzün başında sallandığımızdan bahsediyordu, normlar baskıcıydı; normlar otoriterdi. Ve fakat bir Macellan ortaya çıktı; Vasco de Gamalar denizlerde kol gezmeye başladı. Kristof Kolomb Hindistan kıyıları diye Amerika’yı keşfetti. Hepsi normların dışındaydı.

Bir de Galileo meselesi var. İşin kalbi burası galiba… Normların idam ettiği en ünlü kişilerden birisi… Bu normların ilk cinayeti miydi bilmem ama sonuncusu olmadığı kesindi. Sonra birileri sonunda asıl normun dünyanın yuvarlak olması olduğunu keşfetti. Bu azınlıklıkların sözünden bir hayli uzun zaman sonraydı. Aslında yeniden baktığım zaman kazanan kişinin azınlıklar olmadığının farkına vardım. Yine normlar kazanmıştı. Normlar, iktidarını dünyanın düzlüğü kaybedilinceye dek sürdürmüştü. Normlar değiştiğindeyse azınlıklar yine başka şeyler söylüyordu. Yine kabul edilmiyordu. Yine çoğunluklar galip geliyordu. Tıpkı ilk insanlarda güçlülerin söylediği şeylerin bugüne etki etmesi gibi.

Normlar bu yüzden mutluluk demekti. Normlar her çağda var olmaya devam edeceklerdir. Azınlıklar her çağda sürekli doğuya gidip batıdan geri döneceklerdir. Sanki sadece normların geçerlilik süresi kısalmış gibi. Sadece o kadar keskin değiller artık, sadece artık normlar cinayete kalkışmıyor. İyi ki hukuk sistemi gelişti, iyi ki ilk insanlığımızdaki gibi en güçlü olan en doğru sayılmıyor. İyi ki şimdilerde norm dışı olan insanlar zeki olarak adlandırılmaktalar. İyi ki Galileler artık idam edilmiyor, her ne kadar normlar norm dışındaki insanlara sıkıntı verseler de eskisi gibi değil. Teşekkürler normlar ve teşekkürler norm dışılar…