Son birkaç yıldır kısa filme olan heyecanım, katlana katlana artıyor. Ülkemizde uzun metrajlı filmlere daha çok ilgi ve bilgi sahipliği görünse de, kimi zaman bazı kısa filmlerin gösterime giren filmlerden önce gösterilmesi gibi durumların yaratılması çok önemli. Rofife’den bu yana kısa film merakım başlasa da, İzmir’de de uzun zamandır dâhil olduğum festivalle daha hareketli bir hal aldı. Katıldığım bir çok festivalde muhabbetimin geliştiği yönetmen ve sektör bilginlerinden; Uşak’ta bir kısa film festival olduğu, üniversite öğrencileri tarafından düzenlendiği ve kısa film yönetmenine büyük önem veren bir festival olduğu söyleniyordu. Hakkında bu kadar çok iyi şey duyduğum Uşak’a gitmek, bu seneye kısmet oldu… 6. sı bu yıl düzenlenen Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali, gerçekten de deneyimlemem gereken ve kısa filme doyuran bir festival olduğunu kanıtladı benim gözümde.

Festival, Uşak Üniversitesi Araştırma Görevlisi Onur Keşaplı önderliğindeki İletişim Topluluğu öğrencileri tarafından düzenleniyor. Öğrenciler tamamen gönüllü bir şekilde festivale dâhil oluyorlar ve böylece hem sinema adına farklı bir deneyimi yaşıyorlar, hem de davet edilen sektör insanlarıyla bir araya gelip onlara merak ettikleri her şeyi sorma şansları oluyor. Festival sırasında bazı aksaklıklar olmadı değil tabi ki, ama bir üniversitede gerçekleşmesi ve öğrencilerin düzenlemiş olduğu bir festival olmasından kaynaklı bazen bunlar bile gözünüzün ardına düşüyor. Ama bu festivalde, başka festivallerde görmediğim birçok güzel fikre de şahit oldum. Festival, her bir konuğuna bir öğrenciyi ‘mihmandar’ olarak atıyor ve o öğrenci sizinle festival boyunca ilgileniyor. Bu olayı gerçekten çok sevdim, çünkü kendini özel olduğunu hissettiren bir şey bu durum aslında. Benimle katıldığım günler boyunca tüm sorularımla ilgilenen, festivali ve Uşak kentini daha iyi anlamamı sağlayan ‘Yeni Medya’ bölümü öğrencileri Ali Ecir ve Berfin Çalışkan’a çok teşekkür ederim.

Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali, Uşak Üniversitesi kampüsü içerisinde düzenlendi bu yıl. Atölyeler, film gösterimleri, söyleşiler ve özel törenler de düzenlendi tabi ki. İlk günümde jüride olan yönetmen Abdurrahman Öner’in yönetmenlik atölyesine göz attım. Oldukça öğrenci dolu bir salonda gerçekleşen atölyede, her bir öğrencinin dikkatle dinleyerek ve notlar alarak bir yönetmeni dinlemesi oldukça umut verici. Ayrıca oyunculuk, pitching ve belgesel sinema üzerine de atölyeler düzenlenmesi de festivali zenginleştirmiş. Bir yandan da festivalde jüri olan yönetmenlerin uzun metraj filmlerinin gösterimini gerçekleşmesi de çok güzel bir fikir olmuş.

Film gösterimleri ise, iki salonda gerçekleşiyor; birisi konferans salonu diğeri ise yerleşke içine inşa edilmiş bir sinema salonunda. Üniversite içerisinde bir sinema salonu olduğunu gördüğümde gerçekten çok mutlu oldum, hele ki salona girdiğimde birçok sinemadan daha kaliteli bir inşa ile karşılaştığımda daha da şaşırdım. Filmleri bu sinema salonunda, salonu dolduran öğrenciler ve davetlilerle birlikte izledim. Gösterimlerden hemen sonra, söyleşi için moderasyonlu bir şekilde kısa film yönetmenlerinin oturması için hazırlanan bir bölümün yer alması fikri de ayrıca hoşuma gitti. Söyleşi içeriğinin geniş olması ve ciddi anlamda bir forum haline gelmesi de çok önemli. Festival için elinden gelen tüm çalışmayı yapan ve bu denli zengin içerik için çok çalıştığını hissettiren Onur Keşaplı’yı ve ekibini kutlamak gerek, öğrencisi olan her bir gencin de böyle içeriklik bir kafaya sahip bir öğretmenleri olduğu için şükretmeliler… Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali her sene mutlaka olması gereken ve daha da büyümesi gereken bir festival. Ve Uşak’ın belediye, valilik ve önde gelen tüm insanlarının desteği her zaman arkasında olmalı…

Bir yandan Uşak şehrini de görme şansım oldu festival sırasında. Ulubey Kanyonu devasa bir yapı, cam bir tabaka altından büyülü bir kanyona bakmak muhteşemdi. Uşak Kent Müzesi’nde Uşak tarihine dair her ayrıntıya vakıf olmak ve Uşak Arkeoloji Müzesi’nde tarihi içeriklerin yanı sıra Karun Hazinelerini ve Kanatlı Denizatı broşunu da görmek güzeldi. Ve tabi Uşak’a gidip bir Tarhana çorbası içmeden dönmemeyi de ihmal etmedim…

Hangi kısa filmleri izledim?

Festivalde, daha önce izleme şansı bulamadığım ulusal ve uluslararası kısa filmlerin büyük bir çoğunluğunu tamamlama şansım oldu. İzmir’de izleyemediklerim ve daha önceden büyük merakla beklediğim filmleri görme heyecanını Uşak’ta yaşadım…

Kurmaca kısa filmlerden Cahit Kaya Demir’in yönetmenliğini üstlendiği Fegere, figüranlık yapan emekli bir aile babası olan Arif’in hikayesine odaklanıyor. Film ve ya dizi seti tecrübesi yaşamış birçok kişi, baş karakter ile yakınlık kurabiliyor. Bu açından bile filmin izleyenle bir bağ kurması çok önemli. Film, hikayesel ve tonsal olarak da absürtlük üzerinden ilerliyor. Buna tabi başkarakter Arif’i canlandıran Murat Karakaş’ın tam da olması gerektiği gibi gerçekleştirdiği performansı da eşlik edince iyi bir yakalayış olduğunu görebiliyoruz. Senaryosunda iyi bir denge yakalanmış olan filmin özellikle prova sahnesi en beğendiğim sahnesi oluyor. Arif’in kızına hayat veren Zeynep Özbay’ın şahane performansı da bu sahneyi daha güçlendiriyor. Meral Çetinkaya’nın filmde yarattığı yaşlı anne etkisi güzel bir his verirken, Merve Polat’ın komşu kızı rolündeki tatlı performansı filme umut aşılıyor.

Erinç Durlanık’ın yönettiği Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi, bir abla olan Defne ile kardeşi Yasemin’in bir cenaze evindeki muhabbetlerine ve durumlar sonrası Defne’nin psikolojisine odaklanıyor. Sağlam bir hikaye kurgusu olan filmde en çok, yaralı kaktüs ile ölüm arasında kurulan bağı çok güçlü buldum. Ve bu bağlamın bir abla-kardeş ilişkisine odaklanışı da ayrı güzel bir bağla sağlamlaştırılmış.  Filmin ‘Rahatsız edici gerçek’ mi ‘Rahatlatıcı yalan’ mı? sorusu ise bu bağları, adeta bir hurç gibi toparlıyor. Böylece finale doğru merak unsuru git gide heyecanlı bir hal alırken, finalde aldığımız yanıtlar bizi tatmin edebiliyor. Filmin yönetimini de hikâyeye çok sadık bir şekilde oluşturuluyor ve oldukça uyumlu bir 20 dakika yaşatıyor izleyene. Filmde iki kardeşi oynayan Meltem Ceyhan ve Gamze Güzel’in karşılıklı performansları ise parmak ısırtıcı cinsten…

Ozan Yoleri’nin yönettiği Aylin; on iki yaşındaki Irmak’ın, en yakın arkadaşı olan ama kendinden yaşça büyük olan Aylin ile kadınlığı tanımasına ve karmaşık hislerine odaklanıyor. Bir büyüme hikâyesinden yola çıkması ve bu yoldaki değişimlere odaklanan havasıyla umut besleyen bir havada Aylin. Bu açıdan türev kısa filmi Ablam tadında, ancak başka bir yoldan gitme tercihi göze çarpıyor. Teknik açıdan güçlü bir yapım olan Aylin, aslında bir şeyler anlatmaya çalışıyor film boyunca. Ancak finale kadar anlamakta zorluk çekiyoruz filmi, çünkü çok kapalı kutu hissi veriyor. Finalindeki sahnede bir şeyler anlasak da, o yaşanan şeyi göremememiz de canımızı sıkmıyor değil. Sahildeki Aylin’in Irmak’a dövme yapma sahnesi, belki de bizlere bir kapı açıldığına işaret ediyor. Bazen yönetmen tercihlerine saygı duymak gerekiyor, yönetmenler izleyenlerine bulmacalar çözdürmeyi ve uzun yoldan problem çözdürmeyi seviyor çünkü. Bu da önemli bir farklılık yarattığını gösteriyor bir bakıma. Filmde kullanılan Ayşen’in ‘Nerdesin’ şarkısı da filmin hikâyesine ‘cuk’ oturan sözleriyle, filmin o finale kadar anlaşılması zor hikayesini de bir bakıma özetleyen cinsten. ‘Aylin’ e hayat veren Ahsen Eroğlu’nu her izlediğimde yetenekli ve ilikleri titreten bir hava verdiğini düşünürüm hep. Aylin’de de tam karakteri yansıtan bir performansla karşımızda. Özellikle final sahnesinde gerçek Aylin’i hissettirdiği bölümde son derece umut verici durumda.  Ama Irmak’a hayat veren Sena Konak’ın performansının daha üste koyan bir şekilde geldiğini ve Irmak’ın yaşadığı çıkmazı oldukça iyi bir performansla göstererek oyuncukta ümit vaad eden birisi olduğunu kanıtlıyor.

Murat Çetinkaya’nın yönettiği Sonsuz, kurak bir evrenin merkeziden bulunan bir kulübede yaşayan Lider ile dışarıdaki itaatkârları konu alıyor. Zamansız ve belirsiz mekanı olan filmlerin içinde kaybolmayı her zaman çok seviyorum.  Sonsuz’un da zamansızlığı, filmdeki iktidar çatışmasıyla direk bağ kuran bir halde. Bir başkasının bir başka kişiye kurduğu üstünlük baskısı ve üstünlük kurmaya çalışanın bir anda kapanına kasılı kalıp hapsolması da çok iyi bir yolla anlatılmış. Filmin teknik başarısının da güçlü olduğunu dillendirmeden olmaz. Ayrıca Serhat Kılıç ve Bülent Çolak’ın karşılıklı parmak ısırtan performansları da fark yaratıyor.

Onur Doğan’ın yönettiği Reddedilen yani The Rejected, bir kadının kendi kendine kürtaj yapmaya çalışmasını korku ögeleriyle ele alan bir yapım. Reddedilen, korku türünü denemesiyle kısa filmde farklı bir türün denenebileceğini kanıtlayan türden. Onur Doğan’ın bir önceki deneysel filmi “C.O.D.” da yine farklı türü ile fark yaratan cinsteydi. Hamile bir kadının psikolojik bunalımını kan ve korku ile birleştirmek, oldukça etkileyici ve görsel olarak karşımıza çıkınca da film ‘ancak bu şekilde olurdu’ dedirten cinsten.Ancak film, animasyon bebeğin dâhil oluşu ile bir tık düşüşe geçiyor. Hepimizin çocukluk korku rüyası olan kurgusal karakter Chucky’yi andırması çok güzel bir fikir aslında, ama daha iyisi de yapılabilirdi düşüncesi içinizden geçmiyor değil. Begüm Akkaya, Türk sineması ve ekranlarının fark edilmesi gereken önemli oyuncularından bir tanesi. Bugüne kadar da oldukça başarılı performansıyla güçlü kadınlara hayat verdi. Bu kez cesur bir deneyime atlayarak kendini aşan bir performans ortaya koyuyor.

Öğrenci yarışmasında yer alan ve Ramazan Kılıç’ın yönettiği Servis, Anadolu’nun ücra bir kasabasında bulunan idealist bir öğretmen olan Nebahat’e odaklanıyor. Okula otostop yoluyla gelen öğrenciler, ulaşım sıkıntısı yaşamaktadır ve öğretmenimiz yazdığı dilekçe ile okula bir servis talebinde bulunur. Servis okula gelmesine gelir, fakat şoförsüz gelir. Filmin ‘Şoför Nebahat’ filminden bir sahneyle başlaması, filmi türevlerinden ayıran bir unsur olarak gözde beliriyor. Servis, içerdiği hikâyelerle müthiş bir Türkiye panoraması çiziyor. Günümüzde de yaşanan algılayış sorunları, ifade ve kalıplaşma problemlerimiz gün yüzüne Servis’te çıkıyor. Müfettiş’in okula geldiğinde ‘Müdür bey yok mu?’ diye sorması ve genç kadın öğretmenin ‘Bu okulun müdürü de öğretmeni de benim.’ demesinden bile bunu tüm çıplaklığıyla görebiliyoruz. Bu gerçeği yüze çarpan ve bu sorunların insanı yıldıramayacağını, başarıya ulaşılır olabileceğini de gösteren Ramazan Kılıç’ı kutlamak gerek… Filmin bazı yönleriyle Hükümet Kadın filmini çağrıştırması da dikkatleri çekmiyor değil, ama tabi yönsel ayrılmalar da mevcut…

Ahmet Toğaç’ın yönettiği Kulak Misafiri; bir şirketin santralinde çalışan Selamet’in, bir gün yine insanların telefon konuşmalarını dinlerken hayatını benzetmesini keşfetmesine odaklanıyor. Film boyunca farklı farklı, ama gündelik hayat hikâyeleri dinliyoruz Selamet ile birlikte. O hikayeleri dinledikçe merak ediyoruz ve hikayenin ‘merak’ üzerine kurulması fikri güzel olmuş durumda. Filmin biraz karanlık bir hava hissettirdiğini ve bununda bir süre sonra izleyenin filmden kopma hissine getirebildiğini söyleyebiliriz. Ancak filmin hareketli noktaları, bu hisleri dağıtabiliyor. Özellikle alışveriş merkezindeki telefon muhabbetiyle bilinmeyen bir yola girme mevzusu tempoyu artırmış. Tuvalet kâğıdındaki su doku çözme mevzusunu çok sevdim, karakterin içine kapanıklığı gerçek bir durumla imgelenmiş. Ayrıca Selamet’e hayat veren Turgay Aydın’ın başarılı performansı da, filme güzel hava veren cinsten…                                                                                                                                                                                               

Ödülü kazanan belgesel yapımı Pembe Kimlik’i ise Tolunay Tekmek yönetiyor. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bulunan Çıkrık köyüne uzanan belgesel, köyde cinsel gelişim bozukluğu olan kişilerin zorlu yaşamına odaklanıyor. Belgesel metotlarının birçoğunu yerine getirerek iyi bir çalışma gerçekleştiren yönetmen, hikayesini de cesur bir konudan seçerek fark yarattığını gösteriyor. Teknik açıdan bir öğrenci yönetmenin yerine getirmesi gereken her çalışmayı gerçekleştirmiş durumda. Bir insanın doğuştan yaşadığı cinsel sıkıntı, küçük yerlerde içine sıkıntı yoluyor ve tüm hayatını etkileyecek bir hal alıyor. Filmin içerisinde yer alan ve izleyende iz bırakan cümlesi ise : “Gece yatağa girerken aklımda tek bir cümle var: ‘ben eksiğim’ !” Gerçekten eksik misin? Kime, neye göre eksiksin? Hayatın daha doğuştan verdiği bir şey, hayatın akışında olmayan her şeyi ayıplayan bir ortamda olmak belki de bu düşünceye seni itiyor…

Bu tarz dokunaklı gerçeği anlatan belgesel izledikten sonra, bu tarz sorular oluyor aklımda. Hayat herkese adil olmuyor bazen. Ama hayat sana sınırlar koymuşken içindeki gücü hissedip, ayağa kalkıp, başarabileceğini düşündüğün her şeyi başarmak için elinden geleni yapmalısın… Bazen filmlerin hayatınızda düşünceler aydınlattığını görebilirsiniz, kısacık olsalar bile…