2017 MAN BOOKER ödülü finalisti Fiona Mozley’in ilk romanı Elmet, Berna Günen’in çevirisiyle Çınar Yayınları’nda. Şaşkına çeviren bu ilk kitap, Mozley’in akıcı anlatımı ve gittikçe artan temposuyla okuyucuda merak uyandırıyor. Hüzünlü, gizemli ve eğlenceli olarak niteleyebiliriz. Alışılagelmiş ailelerden farklı bir ailenin yaşadığı dramı, başlarına neler gelecek endişesi ve anlatıcı Daniel’in cümleleri hayranlık uyandırıcı.

Bülbülü Öldürmek’i andırdı, en son Harper Lee’yi okurken böyle hissetmiştim. Su gibi akıyor, insanları ve doğayı ne kadar güzel anlatmış. İntikam, şiddet, özveri, masumiyet var kitapta. Ve elbette, bu kavramlar arasındaki çizgileri inceliyor, bu çizgilerin ne kadar kalın olabildiklerini.

Daniel adında bir çocuk, ailesini ve yaşamını tanıtıyor ilk önce. Babaları ‘Babacık’, ablası Cathy ve iki köpekleriyle ormanda kendilerine bir ev inşa ediyorlar. Ev işlerini yapıyor, avlanıyor, birlikte içki ve sigara içiyor, Babacık’ın saçını ve sakalını kesiyorlar. Daniel özel biri, hayata bakmayı, insanları gözlemlemeyi ve bir hikâye anlatmayı iyi biliyor.

Babacık ilginç bir karakter, yıllar boyu geçimini zengin insanlar için dövüşerek kazanmış. Ama bedenim benim diyor, artık kaslarımı satmayacağım. Yine de kitap boyunca babacık’ın şiddete düşkün, şiddeti seven biri olduğundan bahsedilse de bu kocaman, kaslı, sert adam aslında yumruk attığı bazı kimseler dışında kimseye zararı olmayan birisi.

Daniel’ın ve ailesinin yaşadığı üç sorun var. İlki, evlerini kaybetme tehlikesi, evlerinin olduğu arsaların sahibi olan zengin kişi onları zora koşmaya başlıyor. Mülk ve mülksüz kavgası, bu iki aileyi karşı karşıya getiriyor. İkincisi, sıradan bir genç kızdan farklı olan Cathy’nin tacize uğraması, bu zengin ailenin çocukları Cathy’yi rahatsız etmeye başlıyor. Ama Daniel bu konuyu fazla gözlemleyemiyor. Gözlerden uzak, sadece Cathy’nin baş ettiği bir sorun haline geliyor bu. Böyle bir sorunu yaşamayan kimse için, durum hep böyledir. Sadece Cathy başa çıkar, başa çıkabileceğini sanırsın, büyük bir sorun gibi görünmez, ama içini ezer. Üçüncü sorun, babasının kaslarının para karşılığı kullanılmak istenmesi. Babacık buna karşı çıkıyor elbette, çocuklar da daha öncesinde kabullenmiş oldukları Babacık’larının dövüşerek geçimini sağlaması konusuna farklı bakmaya başlıyorlar.

Kitabın en ilginç yanı, bu sıra dışı kişilerin “aile” kavramı. Daniel, Cathy ve Babacık “aile” dediğinde, bizim ailelerimizden farklı bir anlamla kucaklamış oluyorlar bu kelimeyi. Ablasının yaşadığından emin olmayan Daniel, onu aç ve çamurların içinde bata çıka arıyor. Sanırım, aileden çok bir sürüye benziyorlar, vahşiler ve şiddetli bağ ile birbirlerini tutuyorlar. Bu tür bir bağın sevgi olduğundan şüpheliyim, belki de sadece birbirlerine alışkın oldukları için böylesi bir düşkünlük yaşıyorlar. Kendilerine benzeyen başka kimse olmadığı için, ailelerinden birini kaybetmek, kimsesiz kalmak düşünülemeyecek kadar korkunç olmalı.

Gittikçe daha etkileyici, dramatik görüntüler ortaya çıkartan bu kitabın masalsı bir havası var. İlk bölümünden son bölümüne kadar akıcı, hüzünlü durumlar ve can sıkıcı kimselerle geçiyor, yine de huzurlu hissettiriyor. Mülkün sahibi olmanın, mülksüz olmanın, şiddetin ve masumiyetin hikâyesini Daniel büyüleyici bir şekilde anlatmış, Mozley ise etkileyici kitaba dönüştürmüş. Mozley’nin gelecek kitaplarını merakla bekliyorum, çünkü bu kitabıyla şaşkına çevirdi. Kitabı bitirince “Ben ne okudum?” hissi ve pek çok duygu eşlik etti bir süre. Çınar Yayınları’nın daha önce Dünyanın Sonundayız’ı okumuş ve aynı şekilde hissetmiştim. Bu iki kitap da, okumayı bitirdikten sonra bile okuyucuyu bırakmıyor. Mozley’ye, Berna Günen’e, Çınar Yayınlarına çok teşekkürler. Dilerim, herkes kapılır bu kitaba ve son zamanlarda yaşayabileceği en güzel kitap okuma deneyimlerinden birini yaşar. İyi okumalar herkese.