Cümlelerime Sadık Hidayet’in “Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar…” sözüyle başlamak istiyorum. Her insanın hayatında birtakım yaralar vardır. Benim yaram da “salyam”… Ben, toplumun normlarıyla ötekileştirilmiş kimilerine göre deli, kimilerine göre işe yaramayan, zihinsel işlevlerini yerine getiremeyen, salyalı, sümüklü, suçu olmadığı halde müebbetle yargılanan, herkes gibi bir bireyim.

Dilimin büyük olmasından ötürü kapanmayan ağzım, akan salyam… En büyük sorun da buydu aslında.

Salyası, burnu akmayan arkadaşlarım yıllar sonra annesini görmüş kuzu misali her sabah koşuyor, sarılıyor “öğretmenlerimize“, ” arkadaşlarımıza“. Oysa ben, yaralı, ürkek bir geyik gibi ağır adımlarla geliyorum, sarılmayı, öpülmeyi hayal ettiğim okuluma. Her güneşe; öğretmenlerime, arkadaşlarıma sarılma hayaliyle uyanıyor, onunla yaşıyorum.

İnsanların deneyerek, yaşayarak, anılar hatıralar biriktirerek geçirdikleri günler, zamanlar benim için de vardı elbet, ama yalnızca düşümde. Onların oyun oynadığı sokaklarda ben de oynuyor, onların gezdikleri yerleri ben de geziyordum, elbette, ama yine yalnızca düşümde… Ben de gerçekten sahip olmak istiyordum, bu “normal” insanlar için ufak benim için en büyük hayaller olan anlara. Zaten kim ister ki salyası aktığı için tiyatroya, sinemaya gidememeyi, sokakta iğrenen gözleri üzerinde hissetmeyi, mide bulandırır diye öpül(e)memeyi, sarıl(a)mamayı… İstiyordum tabii istemesine de, olmuyordu hiç işte.

Four Hands Joined Together

Sonra bir gün… Bir gün oldu. Bir gün, güneş ilk kez benim için parladı. Neşeyle, ümitle, huzurla… Hayatımın en güzel, belki de tek mutlu günü… O gün bembeyaz gömleğimi, pırıl pırıl parlayan ayakkabımı ve hiç giymediğim pantolonumu giyerek bindim beni mutluluğa götürecek minibüse. Heyecanlıydım, bir o kadar da ürkek. Acabalar beliriyordu beynimin en kuytu karanlığında. Ama sonra öğretmenim geliyordu aklıma, geçiyordu karanlıkların hepsi. Öğretmenim, o yeniden doğmamı, yaşama tutulmamı sağlayan koca yürekli insan…

O gün de oradaydı, yani yanımda. “Bugün her şey istediğin gibi olacak” diyordu. Öyle de oldu. O gün her şey benim istediğim gibi olmuştu. O hep hayal ettiğim gün, o hep hayal ettiğim yer… Bir yer ki, insanların benden uzaklaşmadığı; çekinerek değil, tıpkı benim gibi olmayan arkadaşlarımın girdiği gibi girebildiğim, yürüyebildiğim, sevinince ağız dolusu gülebildiğim, ve en çok da ben yürürken koşarken gülerken insanların bana tuhaf tuhaf bakmadığı veya iğrenmediği, vah vah diye bana “acımadığı“. Ama evet, o gün farklıydı işte. Çünkü böyle bir yer olduğunu hayatımda ilk defa gördüm, o yerde olmanın sevincini, ağız dolusu neşesini hayatımda ilk defa gülüşüme taktım. Bir tiyatroydu bu. Öğretmenimiz bir çocuk tiyatrosuna getirmişti bizi, “Kırmızı Balon“a, yani hayatımda gördüğüm en güzel şeye, bulunduğum en güzel yere, sahip olduğum en güzel anıya.

Kırmızı Balon

Başlamıştı “Kırmızı Balon”. Her şey çok güzeldi, Kırmızı Balon gökyüzüne uçmuştu, kocaman uçmuştu, ardına bakmadan…

Sizlerden bir isteğim olacak. Her günümü bugün gibi yaşamam için bana yardımcı olur musunuz?

Ötekileştirmeden, özgürce yaşamanızı, herkesi kucaklayabileceğiniz bir yaşam diliyorum.

Kalın sağlıcakla.