Fark nedir? Sözlükte her ne kadar kabaca “ayrım”, detaylı açıklamasında ise “benzer özelliklerin dışına çıkan, kıyaslanabilecek ayrım” olarak tanımlansa da “fark yaratmak” diye bir kavram da var ki hayatımıza sızmış, ruhumuzu, bedenimizi aslen bu kavramın barındığı hedeflerimizi elde etmek için hırpalıyoruz adeta. Madem uçlaşmış iki anlamdan söz ediyoruz, bu durumda irdelememiz gereken ikisinden biri değil de ikisi arasındaki “fark”! Ne tür farklar, farklılıklar ötekileştiriyorken, kimliğe yapışıp kalıyorken, hangileri formayı rütbelendirip, kişiyi diğerlerinden üstün kılabiliyor?

Sözlük anlamına itirazımız yok; fark, “ayırmak” kelimesinden türetebileceğimiz anlamları karşılar. Ayrım, beraberinde ayrışmayı, ayrımcılığı getirir. Sonrası hepimizin şahit olduğu ve bildiği gibi; ekonomiyi baz alan sınıfsal ayrımcılık, coğrafyaya, kimliğe bağlı ırkçılık, kas ve güç kokan cinsiyetçilik ve dahası… Her birimiz bu ayrımcılıkları bizi incittiği tarafıyla tanırız; bazen bir maden işçisiyken, bazen esmer tenimizden ve bazen de erk’ek değilken.

Ayrımcılık o kadar değişken ve canlı ki zaman zaman hissetmemek neredeyse imkânsızken, zaman zaman da eleştirdiğimiz durumun tam içinde buluruz kendimizi. Tıpkı bir refleks gibi içselleştirebiliyor ve indirgeyebiliyoruz. Önemsiz olduğunu düşündüğümüz küçük bir mimikle, bir sözle, bir gülüşümüzle tekrar tekrar ayrımcılık üretiyoruz. Bakışlarımıza, vücut pratiklerimize sinmiş bir değişken canlıdan söz ediyorum; modern dünyamızın yeni tür bir hastalığı belki, belki de kendi yarattığımız bir canavar…

“Nasıl sıyrılırız bundan?” kısmına gelmeden, bu sorunun cevabından daha kıymetli olduğunu düşündüğüm meselenin düğüm noktalarını irdeleyelim isterim. Zira neyden uzak durmak istediğimizi ne kadar iyi bilirsek o kadar iyi arınabiliriz. Hangi sınıfın ezilen, azınlık veya böyle olmazsa bile bu şekilde yansıtılan tarafında olursak birtakım dinamikler vardır; duymaya, görmeye, hissetmeye alıştığımız söylemler, tavırlar… Muhakkak ki sineye çekemediğimiz durumlardır, eleştirmek ve susmak tercih meselesi gibi görünse de şartlar hayat memat meselesi olabiliyor; susmak zorunda kaldırılabiliyoruz yani. Lakin bazen eleştirsek dahi detayları gözden kaçırarak şikayetlendiğimizi yapabiliyoruz.

Karikatürler birçoğumuzun severek takip ettiği, gülmenin maliyeti en düşük kapısıdır. Gözardı edilemeyecek kadar sıkı kitlesi olan karikatür dergileri vardır ve içlerinde de favorimiz olan çizerler vesaire. Karikatürleri, daha doğrusu çizerleri bir kısmıyla söylenemeyenleri cesaretle ve işleri gereği biraz da mübalağayla yansıttıklarından yeri gelince takdir ederiz. Çünkü toplumun büyük kesiminin dillendiremediği ya da sesini duyuramadığı durumları ince ve anlamlı bir tavırla gerçekleştiriyorlar. Meselenin bu bölümü içimizi rahatlatan haliydi.

Karikatürlerde çoğunlukla kaba, erkil, nezaket bilmeyen erkek neden göbekli, esmer, kıllı ve bıyıklı tasvir edilir? Bu tasvir kimlerin temsilidir? Okuyunca “ayı, öküz” dedirten tiplemeler hangi topluma işaret eder? Sanki rahatsız eden tarafına gelmiş gibiyiz. Kıllı, bıyıklı, göbekli, beyaz atletli, kibarlıktan nasibini alamamış o erkekler, ülkemizin sınırları için konuşacak olursak ne yazık ki Doğu Anadolu erkeği tiplemesidir. Üzgünüm ki bu sayfalar güldürür fakat düşündürmez. “Neden hep aynı tip?” demek yerine kahkaha atıp geçmeyi yeğleriz. Satır aralarına saklanmayı, ayrımcılığı normalize ettirmeyi başaran sınıfın güçlü kısmının seçtiği yollardan biri; karikatürler. Asla yadırgamaz ve yabancılamayız gördüğümüzü, okuduğumuzu.

Türkiye’de ilk kez 1950’de ilk önce karakterlerin isimlerine sadık kalınarak daha sonra değiştirilerek giren çizgi romanın temel hikâyesi; beyaz bir çocuğun siyahlara götürdüğü “medeniyet” ve onu ilahlaştırdığı yansıtılan siyah çocuklar. Bu sadece bir örneği, daha nicesi var bildiğimiz ve görmediğimiz.

Bir de toplum olarak bize cuk oturan buram buram ataerkillik kokan cinsiyetçi karikatürlerimiz var. “Aman alt tarafı şaka”, “Ne olacak ki güldük geçtik işte” bunlar sadece bahane! Söylemeyi çok sevip, sebebini düşünmek istemediğimiz mazeretler. Bel altından süregelmiş, içinde şiddetin meşrulaştırıldığı, kadının yine ve yeniden asla kimliği, bireyliği gözetilmeksizin sıfatlarına boğulduğu çizimler! Vır vır vır konuşan, yemek yapması gereken, istediğini giyindiğinde taciz edilmesi olağan olan, erkeğinin hükmüne uymuyorsa dayak yiyebilecek kadınları okuyor bir de gülüyoruz. Bence de çok komik, gerçekten içinde bulunduğumuz bu amansız hal sadece acı ve komik.

Mimiklerimize, gülüşlerimize, içimize içimize işlemiş, ötekileştirmeyi eleştirdiğimiz fakat bu tür detaylarda tam da içinde olduğumuz durum bu.

Michel Foucault teorisinde modern iktidarın kendini gösterme biçimini kavramsallaştırırken “kılcal damar” benzetmesini yapıyor. Öyle ki; modern dünyamızda iktidar katı ve cezacı karakterinden bir parça daha uzak, kendini ruhumuza, bireyselliğimize işleyerek üretiyor. Doğrusu bunu itinayla halledebileceği potansiyelimizi ondan sakınmıyoruz.

Geldik arınma kısmına, öncelikle bunun “küçük şeylere takılmak” olmadığına inanıp, hemfikir olmalıyız. Benzer tepkiyle yaklaşanlara da bıkmadan, usanmadan ayrımcılığın böyle normalleştiğini açıklamalıyız. Yıkılması zor ya da imkânsız bir tabu değil karşımızdaki, aksine beraber, omuz omuza aşabileceğimiz çok “eğlenceli” bir mesele. Toplum olarak düşünmeye, sorgulamaya, neden sorusunu sormaya çok ihtiyacımız olduğu bir dönem içindeyiz. İktidarın gücünü, performansını damarlarımıza kadar işlemesine izin vermezsek çağımızın hastalığından, yarattığımız bu canavardan sıyrılabiliriz.

Beyaz siyahtan, patron işçiden, batılı doğuludan, erkek de kadından farklıyken azınlık kalan, susması istenen, kontrol edilen daima ikinci sayılanlarsa fark yaratmamızdan korkulduğundandır. Fark yaratmak sadece senelerce okumakla, yapılan işi daha değişik bir hale getirmekle, tebrik edilmekle olacak diye bir kural yok. Hepimiz dünyada birbirimizi farklarımızla kabul edene dek dışlandığımız farklarımızla gurur duymalıyız!