Bilfiil geçmiş tarihsel etkileşimlerin izdüşümlerini şimdiki kimliklerinde sergileyen özneler ve toplumlar, o izdüşümlerin praksisleriyle; ideolojik mücadele alanında kendilerini bedenleştirebilmektedir. Başka bir deyişle; geçmişten gelen üstyapı kodları (savaşma kodları da dahil), merkez işleyiş mantığından çok fazla değer kaybetmeden yeni kurgulanan hegemonyanın praksislerinde kendini göstererek cisimleşmektedir ve/veya bedenleşmektedir. Fakat şu da bilinmesi gerekir ki, kurgulanan hegemonya için; kolektif bedenleşme, bireysel bedenleşmeden daha etkili bir belirlenime sahiptir. Zira; “bütün (toplum), parçadan (birey) önce gelir, parça bütünden önce gelmez; ve parça bütün bakımından açıklanır, bütün parça ya da parçalar bakımından değil… Tabiri caizse içten dışa yerine, dıştan içe…”(Mead, 1934). Yani; kolektif bedenleşmeye öncelik veren iktidarlar; kolektif bedenleşmeden bireysel bedenleşmeye doğru baskın etkileşim akışı sağlayarak, bireysel bedenleşmeyi de manipüle etmek ve böylece de hegemonya kurmak istemektedir. Zati bireysel bedenleşmeler iktidar nezdinde şekillendiği vakit, iktidar; bireyin bedeninden, yani aşağıdan yukarıya (kendine) doğru geri besleme de kazanmaktadır -ve böylece de ideolojilerini kalıcılaştırmaktadır.

Nitekim: “Birey iktidarın bir etmenidir ve aynı zamanda, bir etmeni olduğu ölçüde de onun aracısıdır: iktidar, oluşturduğu bireyden geçiş yapar” (Foucault, 1975-76).

Keza, geçmişten gelen savaş güdüleri ve/veya savaşmanın “habitus”laştırıldığı üstyapı kodları da; yukarıdaki anlatılan süreç paralelinde, öznelerin/toplumların etkileşimlerinde kendine yer bulmaktadır. Ve bulmaya devam ettiğinde de, şahsi fikrim; yazıdaki fotoğrafta yer alan distopik karikatür, kendini somutlaştıracak alan bulacaktır. O sebeple de ezcümle diyorum ki: Savaş yıkımdır, savaş; geçmişten gelen kodların içkin özelliğinde bulunan, şimdiki ve/veya gelecekteki kuşaklara yayılmasıyla öldürücü/yok edici hâl alan bir çeşit virüstür… Tedavi edilmediği takdirde de hızla yayılması muhtemeldir…

Antrparantez; savaşlar kimi zaman da iktidarın statükosunu yeniden üretmek için öznelere bulaştırılan bir virüstür ve bu uğurda da devletin ideolojik aygıtları mevcut iktidar tarafından mütemadiyen kullanılmaktadır:

Peki, nedir bu devletin ideolojik aygıtları? Devletin ideolojik aygıtları: Okul, cami/kilise, aile, kitle iletişim araçları ve benzeri olan; fiziksel şiddetin minimum seviyede tutulduğu ve önceliği rızanın inşası olan aygıtlardır. P. Bourdieu, işte bu aygıtları; “pedagojik eylem ilişkileri” çatısı altından incelemiştir. Bourdieu’ya göre: Verili toplumsal formasyonda, egemen “pedagojik eylem ilişkileri”, kendisini cisimleştirdiği toplumlarda her daim bir statüko devamlılığı sağlamaya güdümlüdür; ve bu uğurda direniş öbeklerine tahditler koymaktadır. Yani pedagojik eylem ilişkileri, grup veya sınıflar arasındaki güç ilişkileri yapısını, mevcut iktidar lehine yeniden üretmek amacıyla iktidar tarafından sürekli işlevselleştirilmektedir. Bu işlevini de: “Ya zihne kazıma ya da dışlama vasıtasıyla, egemen kültürün meşruiyetinin ikrarını tahakküm altındaki grup veya sınıfların mensuplarına dayatmayla” yapar. Ve bu dayatma “özellikle oto-disiplin veya oto-sansür biçimini aldığında egemen grup veya sınıfların sembolik ve cismani çıkarlarına hiç olmadığı kadar hizmet eden disiplin ve sansürü, onlara içselleştirmeye meylederek yapar” (Bourdieu, Passeron, 1970).

Kitle iletişim araçları da işte bu minvalde bir statüko sağlamak için; egemen pedagojik eylem ilişkilerinin ürettiği sosyal formasyonun, taşıyıcısı olma konumunda hareket etmektedir. Onlara bağlı kalmaktadır. Başka bir deyişle, teknik gelişme ekseninde geliştirilen kitle iletişim araçları; yolladığı kodlarla, özneleri/toplumları, mevcut iktidarın alanda dolaştırdığı statükocu pedagojik eylem ilişkilerini tekrardan üretmeye meyletmektedir. Amma velakin bu üretim süreci; ana-akım iletişim çalışmalarının analiz ettiği gibi düz-çizgisel/basit değildir. İtalyan düşünür A. Gramsci’den ve Fransız düşünür Althusser’den etkilenen S. Hall; ana-akım iletişim çalışmalarına antagonist yaklaşarak, mevcut iktidar aygıtları tarafından yollanılan bu üstyapı kodlarını doğrudan alımlayanlara karşın, mesajı alımlamayan ve/veya müzakereli yaklaşan özneler de alanda mevcuttur ifadesinde bulunur. Fakat, devletin baskı aygıtlarının, kapı arkasında muhafız edasıyla durması; öznelerin korku duymasına sebep olmaktadır, ve bu durum, mesajı alımlamayan öznelerin, mesajı alımlamış özneler gibi tavır sergilemesiyle sonuçlanmaktadır. Zati Zizek de, Hegel’den beslenerek, yukarıdaki durumun oluşmasına neden olan şeyin cevabı (genel olarak); iktidarın ‘öldürme/yok etme/dışlama’ gücünde gizlidir diye analizde bulunur. Fakat bilhassa şu da bilinmelidir ki, iktidar; korkuyla gerçekleri ancak baskı altına alabilir. Onları baskıyla, gizlemeyle/görmezden gelmekle yok edemez. Keza ne diyor A.Huxley: “Gerçekler yok sayıldıkları için yok olup gitmezler”.

Kısacası, iktidarın sürekli tazelediği baskı ile gerçekleri bulanıklaştırması, bir zaman sonra çürümeye de tabidir, ve bu çürümeler mütemadiyen gerçekleştiğinde; salt gerçek/hakikat, toprağın altından bir çiçek gibi filizlenip serpilecektir. Önemli olan ise; bu serpilmenin, iş işten geçtikten sonra olmamasıdır…