İmgelerimizin eseri olan, iyiyi ve güzeli vadettigi için yatırım yapıp, bazen de doğurup büyüttüğümüz ilişkiler bir gün biter. Bu aslında biz camdan kalpler için düpedüz bir “kayıp”tır.

Kayıplar kalp kırar, can yakar; hiçbir zaman kişinin kendi başına geleceği umulmaz.

İnsan öyle bir varlıktır ki, ümitleri uzun süre yaşatır. Bazen umutları bir bedene bürür, karşımıza çocuğuna seslenen bir anne olarak çıkar. Bu aslında bize her şeyi anlatır; bizler “çocuklarımıza adını verecek kadar severiz Ümit’i”, umut etmeyi;

Sevda’yı ve Buse’yi, aşkı var eden Neşe’yi ve Güven’i.

Ama doğan her çocuğun öleceğinin gizil ön kabulü gibi,

Bebek de olsa bir ölümlü olduğunun gerçekliği kadar kesin olmasa da, her ilişkinin de ölümsüz olmadığı, biz dünya insanları tarafından içten içe bilinip kabul edilir.

İlişkilerin kırılgan tarafı ancak iki kişi tarafından yürütülebiliyor olmasıdır. Bu tek taraflı isteği ve akabinde gelen çabayı başarısız kılar.

Ama insanlar tıpkı her haberli gelen süreğen hastalığın (kanser, alzheimer vb.) ürünü olan içsel hazırlık gibi önce gelen sona tepkisiz ve sessiz bir kabul etmeye çalışma süreciyle gerçekliği idraka çalışırlar.

Sonra beklenen son geliverir. Kısa bir şok ve her yasın ürünü olan inkar evresi. İnkar da güncellenen yeni ilişki durumuna içsel hazırlık sürecini değerlendirmeye hizmetkâr evredir.

Peki ya daha sonra gelen “aslında görebilecek olsa bile sanki onu bir daha hiç göremeyecekmiş gibi hissedilen özlem?”

Özlemek evresi, kalbi yakan ve acısı o kadar da doğal olan… ama sembolik kayıp gerçek ölüm ya da uzuv kayıpları gibi toplumsal hayatta kolayca yer bulup kabul görmez. Yalnızlığa, sıkışmışlığa, alternatifsizliğe, hayal kırıklığına ve ben’e zarar veren “benim başıma gelmezdi ya”,”bana da mı?”lara bir kıvılcımla çıkan ve alttaki malzemenin çokluğuyla alev alan öfke, huzursuzluk, korku ve değişen gündeminle artık ne başka bir şeye ilgi duyabilmek, ne de mümkün olan odaklanma yetisi;

ya da artık süreli yetisizlik ve “yok olan”la gelişen yoksunluk mu demeliyiz; hepsi!

Sonra… Kendi gerçekliğinde üzüle ağlaya, öfke denizlerinde kaybolan huzursuz küçük gemi, korksa da korkulanla yüzleşti!

Artık kayıp onun için bir “kayıp”.

Bu gerçek tüm ümitleri yıkar, tüm ihtimalleri sonsuz ve geri dönüşü olmayan o kalkışı mümkün olmayan uykuya yatırır…

Artık gömülen ümitlerle sahne değişir.

Ümitsizlik ve çaresizlik yoğun depresif günleri getirir, kişi yorgun ve bitkindir. İlgisiz ve alabildiğine isteksiz… Tıpkı depresyondaki gibi. Ardından kabul edilen gerçeklik bu derin duygusal devinimlerle sindirilir, “mevcut olan” kabul de olur.

Yoğun duygular yerini kişi için hayatını yeni durum düzenlemeye ve eski işlevselliğini kazanmaya bırakır. Yoğun duygular artık azalır, kişi anılardaki yerine konumlandırılır.

Eğer bu evrelerin hepsi tekrar düzenleme ve doğuş evresi ile tamamlanarak biterse kişi bu süreci psikolojik olgunlaşma ya da olumlu büyüme ile cebinde kazanımlarıyla da bitirir. Belki yeni roller kazanır, adapte olur ve beceri dağarcığına da yenilerini ekler.

“Yas”ı tıkır tıkır bir işleyişle bitirmekse öyle kolay değildir, her yasın meydana geliş şekli farklıdır çünkü -ilişki için bile olsa-

Aldatılma ya da beklenmedik bir şiddet yaşantısı “travmatik yas”a gebe bırakabilir kayıp olarak nitelendirilen ilişki yitimini mesela; burada yas komplikedir, biraz daha zorlu gelişir -bazen de gelişemez. Unutmayalım mi yaşantılamamız gereken normal yas 2 yılı geçmemeli, geçerse de artık yardım alınmalıdır.

Ama bitmedi,

kaybın getirdiği yas bu. Yas başlı başına bir konudur psikolojide. Üzerine literatür hala çalışılmaya devam edilmekte. Çok boyutluluğuyla ve tüm sarıcılığıyla karşımızda hepimizi kucaklamayı bekliyor yas kavramı. İş, bu süreci yasayabilmenin ne kadar sağlıklı ve nereden sonra da sağlıksız olduğunun ayrımına varabilmek. Bilmek en büyük hediye

Başlık Görseli: pascalcampionart