Karşınızdaki çarpıcı bir roman, okuyacaklarınız neredeyse her gün bir benzerine tanık olduğumuz olayları samimi bir bakış açısıyla anlatıyor. Genç bir kadın, bir polis tarafından haksız yere öldürülen arkadaşı için adaletin sağlanmasını istiyor ama sesini çıkarmaktan da korkuyor.

Starr 16 yaşında siyahi bir genç kadın. Kimilerinin “getto” yakıştırmasını yaptığı bir siyahi mahallesinde oturuyor ve beyazların gittiği “züppe” bir okulda okuyor. Mahallesindeki bütün çocuklardan başka bir okula gittiği için mahallesinde pek arkadaşı yok, mahallesindeki az sayıdaki arkadaşı da beyazların gittiği okula gittiği için onu “kendilerinden daha iyi olmakla” yargılıyor.

Solda kitabın kapağı. Orijinal adı “he Hate U Give” (TR: verdiğin nefret), kısaltması THUG (Thug Life). Sağda kitabın yazarı Angie Thomas.

Okul hayatı, aile hayatı, mahallesi ve arkadaşları arasındaki dengeyi çok çaba göstererek kurmaya çalışan Starr için dengeler, çocukluk arkadaşı Khalil’in öldürülmesi ile bozuluyor. Kitap boyu Starr’ın dengeyi kurmaya çalıştığı zıtlıklar kitabın kapağında karşımıza çıkıyor. Siyah beyaz renklerdeki kitap kapağı, dengelerin bozulduğu noktaların, yani şiddetin rengi kırmızı ile süslenmiş. İki dünya, fakirlik – zenginlik ve aydınlık – karanlık kitabın üzerinde durduğu zıtlıklardan.

Kitabın teması ırkçılık ve polis şiddeti ama topluma ve cinsiyetlere yönelik ağır eleştiriler de okuyabilirsiniz. Toplum, ahlak, adalet, etik ve hukuk üzerine düşündürücü yorumları 16 yaşındaki bir genç bir insanın ağzından okumak herkesi etkilemeli. Çünkü Starr, sevgi dolu ailesi ve çevresindeki herkesin katkısıyla doğruyu ve yanlışı öğrenmeye çalışıyor. Starr’ın karanlıkta ışığı bulması, onun isminin ve kitaptaki çoğu karakterin de hikayesi haline geliyor. Kitabın yazarı Angie Thomas okuyucunun da karanlıkta ışığı bulma hikâyesi olmasını temenni etmiş.

Angie Thomas’ın bu ilk romanı, Boran Evren tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Yabancı Yayınları tarafından okuyucuya sunuluyor. Karakterleri, konuşma farklılıklarını, farklı kültürleri cümlelerine başarı bir şekilde aktaran Evren, bana kalırsa başarılı bir çeviri ortaya koymuş. Özenle örülmüş karmaşık ilişkiler, kişileri tip olmaktan çıkarıp karakter yapıyor ve romanı gerçekçi yapıyor. Thomas, Evren ve Yabancı Yayınları’na teşekkürlerimizi iletelim ve yazıya devam edelim.

O an: Khalil’in vurulması

Kitap Starr’ın bir partide yaşadıklarını anlatarak başlıyor. Partiye ait olmadığını hisseden Starr, bu durumun sebebini insanları tanımaması ve insanları tanımamasının nedenini ise farklı okulda okuması olarak belirtiyor. Ailesi ise çocukları için endişelenen pek çok sevgi dolu aile gibi, partilere katılmasını istemiyor, Starr da bu yüzden ailesine başka yerde olduğu yalanını söyleyerek partiye katılıyor. Partide bulunduğu süre boyunca okuduğu okulda “havalı siyahi kız” olduğunu ama bu partide “ezik” hissettiğini düşünüyor. Partideki sözde arkadaşları ise bu ortam için “fazla iyiymiş” gibi davrandığını söylüyor. Siyahi olmanın zor olana dek ne kadar havalı olduğunu düşünen Starr’ın düşünceleri ise uzun zamandır görmediği çocukluk arkadaşı Khalil’i görmesi ile bölünüyor. Ganster havasını yürüyüşünden hisseden ama gülümsemesi tanıdığı çocukluk arkadaşını gören Starr, mahallesindeki şartların insanları nasıl etkileyebildiğini fark ediyor.

Bu parti birinin vurulması ile dağılıyor. Orada bulunan kişiler silahla biten partileri o kadar kanıksamışlar ki, olaydan sonra herkes dağılıyor ve birbirlerine iyi olup olmadıklarını soruyorlar. Kimse; kim vuruldu, neden vuruldu, kim vurdu gibi sorularla meşgul olmuyor. Khalil, Starr’ı evine bırakmayı teklif ediyor ve Khalil’in nasıl öldüğü hikâyesi böylece anlatılmaya başlanmış oluyor.

Khalil, Starr’ı evine bırakma amacıyla yola çıkmışken arabası birkaç polis tarafından durduruluyor. Polislerle karşılaşınca endişelenen ve ailesinin kendisine öğrettiği “Ellerini görünür bir yerde tut. Ani hareketlerde bulunma. Sadece seninle konuşulduğunda konuş.” cümlelerini içinden tekrarlıyor. Khalil bu sırada vuruluyor. Arkadaşının vurulmasına tanık olan ve korkudan hareket edemeyen Starr, bu korkunç sahnenin her bir anını aklına kazıyor: Polisin yaka numarası, Khalil’in gözleri ve cebindeki saç fırçası, son sözleri…

Khalil’in ölümünün ardından, Starr’ın ailesi kızlarının olay yerinde olduğunu söylemeye çekiniyor, çünkü Starr’ın hedef haline gelebileceğinden endişeleniyorlar. Daha önce, böyle bir durumla karşılaşsa en yüksek sesin kendisinden çıkacağını iddia eden Starr, artık sesini çıkarmaya korkuyor.

Sessiz kalmaman gereken durumlarda sesini çıkarmayacaksan sesinin olmasının faydası ne?

Olaydan haberi olan az kişiyle konuşabilen Starr, ilk olarak çevresindeki pek çok kişinin hayatının bir yerinde böyle olaylara tanık olduğunu fark ediyor. Sanki bu korkunç ölümler artık kanıksanmış, rahatlıkla konuşup kabusların son bulacağından bahsediyorlar. İkinci olarak da, on yaşındayken benzer bir şekilde öldürülen arkadaşı Natasha için hissettiklerini daha şiddetli şekilde yeniden deneyimlediğini fark ediyor. Khalil öldürülen ilk arkadaşı değil, Natasha da öldürülmüş ama Starr o zaman henüz çocuk olduğu için sadece arkadaşını kaybettiğine üzülmüş. Khalil’in ölümüyle, hem Khalil hem Natasha için yas ve öfke birbirine karışmaya başlıyor.

Polislere ifade vermesi gerekirken, bir yandan adaletin tek bir kez olsun yerini bulmasını istiyor çünkü polisler haksız yere arkadaşını öldürdü, ama bir yandan da polislerle konuşacağı için çok endişeli ve polislerden korkuyor. Komik ki, yine de adaletin sağlanması için polislerle konuşmak zorunda. Düşünün, ilkokul öğretmeniniz en sevdiğiniz arkadaşınıza uygunsuz bir davranışta bulunuyor, adaletin yerini bulması için ilkokul çocuğu olan sizin yine öncelikle öğretmeninizle konuşmanız gerekiyor. Çok yerinde bir örnek olmadı, ama bu durumda Starr’ın kendisini de tehlike altında hissetmesine şaşmamak gerektiğini anlayabiliriz.

Starr’ın polislerle konuşması sürecinde bizi endişelendiren birkaç nokta var. Benim üzerinde duracağım endişe ise gözle görülür bir şekilde haklıyken haksız duruma düşmek. Bu endişeyi Starr’ın ailesi de taşıyor olacak ki, babası ona öğüt veriyor: Korkma, gerçeği söyle, söylemek istemediğin şeyleri söyletmelerine izin verme, başka şekilde düşünmeni sağlamasınlar, kendi beynini kullan. Bugün bu sözlere, kendimizi savunmamız gereken her alanda ihtiyacımız var. Giydiği giysilere karışılan, protestolarına tepki gösterilen ya da haksız yere işinden edilen herkes bu tür bir tavırla karşı karşıya kalıyor. Birazdan sadece olayla yakından ilgili kişilerin değil, olaylara seyirci kalan kişilerin de kendi beyinlerini kullanmalarının nasıl engellendiğinden de bahsedeceğim.

Adaletin yerini bulma süreci devam ederken, ailesi Starr’ı yaşamaya devam etmesi için yüreklendiriyor. Yaşadıklarından dolayı zor zamanlar geçiren Starr, normal Starr’a geçiyor. Beyin düğmesi ile okuldaki ve mahallesinde kişiliklerini birbirinden ayırdığını iddia ediyor. Okulda farklı, mahallesinde farklı biri: Okuldayken argo konuşmuyor, Rapçilerin söylediklerini beyaz arkadaşları tekrarlasa bile o tekrarlamıyor, çünkü böyle sözler beyazları havalı yaparken Starr’ı getto yapıyor. İnsanlar canını sıkınca sesini çıkarmıyor, çünkü öfkeli siyahi kız olduğunu düşünmelerini istemiyor. Kolaylıkla yanına yaklaşılabilen bir Starr var okulda, kavgacı değil ve getto yakıştırması yapılması için sebep vermiyor. Kendisine kızıyor ama bu şekilde davranmaya devam ediyor, siyahilerin beyazlar tarafından etiketlenmesi çok kolay ve beyazlara göre normal olmayan her şey kolayca etiketlenebilir.

Sonuç olarak, polislerle görüşmenin bir işe yaramadığını üzülerek belirtiyorum. Çünkü polisler daha büyük resmi görmek ve sözde adaletli bir karar vermek adına Starr’a ve Khalil’e olmadık suçlar yöneltiyorlar. Starr sordu, biz de soralım, resmin daha ne kadar büyük olmasına ihtiyacımız var? Resim ne zaman yeteri kadar büyük olur ve resmin büyüklüğüne kim karar verir? Bazen resim ne kadar açık olursa olsun, birileri yeteri kadar uzaktan bakmadığımız için büyük resmi görmediğimizi sanır. Oysa bu kişilerin fark edemedikleri şey, resme fazla uzaktan bakmanın resmin anlamını kaybettirdiğidir. Nitekim polislerin de bilinçli bir şekilde bunu yapmaya çalıştıklarını görüyoruz.

Starr, gördükleri ve düşündükleri ile nasıl yaşayacağını bilemezken, her gün uyanmaya ve hayatını isteksizce sürdürmeye devam ediyor. İki toplum arasındaki farklılıkları da gözlemliyor, yaşıtlarının danslarından flört edişlerine; söylediklerinden yediklerine…  Starr’ın erkek arkadaşı Chris’in evinde çalışan hizmetlinin Starr’a benzediği ve Chris’in beyaz olduğu ilk kez yer buluyor, Starr ise beyaz biriyle birlikte olduğu için kendisini suçlu hissetmeye başlıyor.

16 yaşındaki siyahi kız, içinde bulunduğu farklı ortamları yeni yeni ayırt etmeye başlamışken, bir anda ırkıyla ilgili düşünmeye başlıyor: Acaba okul müdürü kendisi de siyahi olduğu için mi bütün siyahi öğrencilerin adını biliyor? Yoksa bütün öğrencilerin adını biliyor mu? Buna hiç dikkat etmemiş daha önce, şimdi böyle düşüncelere kapıldığı için kızıyor kendine.

Gelelim, cinsiyetçilik ve feminizm eleştirilerine. Starr’ın okuldaki Hailey adındaki arkadaşı kendisine yönelik cinsiyetçi bir söz için kıyameti koparmaya hevesli, ancak Starr’ın Emmett Till’i anmak adına paylaştığı gönderiler yüzünden onu sosyal medyada takip etmeyi bırakıyor. Hailey’nin bu davranışları ne kadar tutarlı sizce? Sosyal medyadan takip etmeyi bırakmış, ne var? Çünkü sosyal medya hayatımızın her alanında kendine yer etmiş değil, kendimizi sosyal medyada ifade etmiyoruz ve sosyal medya hayatımızı hiç etkilemiyor değil mi? Tumblr’dan takip etmeyi bırakması da ne büyük mesele (!).

Bilmeyenler için biraz bahsedeyim, Emmett Till 14 yaşında ırkçı bir cinayete kurban giden siyahi bir çocuk. Vahşice öldürülmesinin ardından, bütün dünya ayağa kalkmış ve sivil hakların düzenlenmesi için çalışmalara başlamıştır. Bu sayfanın yanında yeni bir sekme açıp, Emmett hakkında bir iki sayfa okursanız eğer, mideniz bulanır ve varlığınızdan tiksinirsiniz. Kitapta, Hailey bu çocuk hakkındaki gönderileri görmekten sıkıldığı bahanesiyle Starr’ı takip etmeyi bırakıyor ve kendisine yöneltilen cinsiyetçi sözler karşısında çılgına dönüyor.

Emmett Till

Umuyorum, cinsiyetçilik ve feminizm üzerine olan bu küçük Hailey – Starr çatışması, çeşitli ideolojilerin en hararetli savunucularının birçoğunun hem ideolojiden hem de ahlaktan bihaber olduklarını fark etmenizi sağlar. Benzer şekilde, çeşitli ideolojiler ve din ile ahkâm kesen insanların samimiyetsizlikleri üzerine de böylece düşünmüş olursunuz.

Birazdan okuyacağınız paragraflar, bana göre kitabın en düşündürücü sayfalarından birkaçı. Peşin peşin belirteyim, bu paragraflarda okuyacaklarınızla yetinmeyip, kitabı da okumanızı diliyorum. Starr ve babası, “Biz kimiz?” diye başlayan bir konuşma yapıyor. Bu konuşmada fırsat yokluğu ve dünyanın her yerinde her dili konuşan çocuklara aşılanan nefret anlatılıyor kabaca. İnsanlara sevgiyi aktarmak bu kadar zorken, nefreti aktarmak ne kadar kolay, hayret ediyorum. Daha az hayret ettiren, Natasha ve Khalil’in ölümüyle bu nefretin istemeden Starr’a da aktarılması. Kişinin kendi yaşadıkları ile nefret dolması bir noktaya kadar anlaşılabilir olsa da, toplumun kendisi ve çevrenin de nefret aşılamada etkisi kesinlikle kabul edilebilir değil. Ne var ki, kitabın sonunda bu öfke ve nefretin nasıl geri döneceğini ve herkese nasıl zarar vereceğini, Starr’ın ağzından okuyabiliyoruz. Sadece okumakla kalmıyor, her gün haberlerde benzer olayları da görüyoruz, en çok da buna üzülüyorum.

Starr, kimsiniz siz? Kitaptaki gibi aktarıyorum; ezilenler, siyahiler, azınlıklar, fakirler, toplumun dibindeki herkes. Kısa çöpü çekenler de onlar, en çok korkulan da onlar. Hükümetlerin bu insanları hedef almasının sebebi, onlardan korkmaları. En büyük tehlike olarak da onlara eğitim verenler görülüyor, onları eğitip onlara güç veriyorlar. Ezilenlere güç verme taktiği Kara Panterler, 1831 Köle Ayaklanması’na kadar gidiyor.

Kara Panter Partisi

Kara Panterler, Kara Panter Partisi ya da Kara Panter Öz Savunma Partisi, ABD’de siyahi kişilerin haklarını savunan siyasi bir partidir. 1966’da kurulmuştur. 1831 Köle Ayaklanması ise Nat Turner liderliğinde yine ABD’de gerçekleşen tarihin en büyük köle ayaklanmalarından biridir. 1831 ve 1966 eski tarihler gibi geliyor, bu yazı boyunca kaç kez söyledim bunu bilmiyorum, bakın etrafınıza ve söyleyin: bu tarihler eski, ama kullanılan taktikler eskimiş mi? Devletler bugün hala halkları eğitimsiz bırakmaya çalışıyor ve eğitimcileri hedef alıyor.

1831 Köle Ayaklanması

Çocuklar eğitimsiz bırakılırken, bir yandan onlara ne aşılanıyor? Bazen ırkçılık, çoğunlukla sebepsiz bir nefret. Neden bazı bölgelerde insanlar uyuşturucu satıyor? Çoğunun paraya ihtiyacı var. Neden paraya ihtiyaçları var? Bu kadar parayla ne yapacaklar? Para kazanmak için başka yol yok mu? Paraya ihtiyaçları var, çünkü yaşıyorlar. Fırsatları yok, iş olanakları yok, kimse bir hevesle onları işe almıyor, liseden mezun olanlar bile yeterince nitelikli olmuyorlar. Starr’ın babasından alıntı yapmaya devam ediyorum: Bu tarz yaşam şartlarında uyuşturucu bulmak, iyi bir okul bulmaktan kolay olabiliyor. İyi bir okul bulduysanız da, para bulmak kolay olmuyor.

Starr’ın babası, uyuşturucu meselesiyle ilgili şu konunun da üstünde duruyor: Kimsenin özel jeti olmadığı halde bu uyuşturucular nasıl geliyor? Uçaklarla. Uyuşturucu bir yerden geliyor ve toplumu çökertmeye başlıyor. Bazıları uyuşturucu olmadan yaşayamıyor, bazıları da uyuşturucu satmadan yaşayamıyor. Sıradan bir uyuşturucu kullanıcısını düşünelim, kendilerini temizlemeden iş bulamazlar ve işi olmadığı için rehabilitasyon merkezine de gidemezler. Çok geçmeden yeniden uyuşturucu kullanmaya dönebilirler. Uyuşturucu satıcısı olarak da zavallı Khalil’i düşünelim, eğer yakalanırlarsa ya hapishaneye gidecekler ya da iş bulamayıp tekrar uyuşturucu satmaya başlayacaklar. Starr’ın babası bu düşünceleri şöyle bitiriyor: Aşılanan nefret bu, Thug Life bu.

Thug Life

Thug Life’ın protestolara ve ayaklanmalara uygulanması elbette zorlu bir süreç. Söz konusu polis memurunu ele alalım, masum birini vuruyor, siyahi biri sırf siyahi olduğu için öldürülüyor. Polis memurunun yargılanmaması herkesi sinirlendiriyor, ama bu şekilde yargılanmayan ilk kişi de değil. Diyebiliriz ki, nefret aşılanmaya devam ediyor ve herkes bir yerde bu nefretten zarar görüyor.

Khalil bir çeteye üye miydi ve bir ganster miydi emin değiliz, ama biliyoruz ki, Khalil bir uyuşturucu satıcısıydı. Khalil neden uyuşturucu satıyordu? Sahip olduğu hayat tarzı değiştirilebilir miydi? Kitapta bu soruların cevabı başka bir karakter ile verilmiş: DeVante isimli genç bir erkek. Hikâyenin başındaki partide ismi geçen DeVante, bu sırada kötü çocuk imajı ile akılda kalıyor. Ama kısa süre içinde, acınası bir halde babasının dükkanına geliyor. Bir çete üyesi olan ve uyuşturucu satan DeVante, birkaç hafta içinde dövülmekten vücudunda ezikler olan, aç, parasız, zavallı bir insan olarak yardım istiyor. Starr ve ailesi çok geçmeden DeVante’nin ve Khalil’in aslında aynı kişi olduklarını fark ediyor, aralarındaki fark ise Khalil’in bu hayat tarzına kurban giden gençlerden biri olması.

Thug Life’ı ben seçmedim. Thug Life beni seçti.

Buraya kadarki kısımda Khalil’in ve Khalil’i vuran polisin izlenimlerini Starr’ın gözünden edindik ve bunlardan bahsettik. Bundan sonra bu kişileyin medyadaki yansımalarından bahsedelim. Khalil, uyuşturucu ve şiddet ile kötü nam salmış bir mahalledeki bir çetenin üyesi ve uyuşturucu satıcısı, bu mahalleden bahsedilirken televizyonda gösterilen görüntüler yerleşimin en kötü kısımları. Polis ise gülümseyerek poz verdiği fotoğrafı, babasının verdiği röportaj, ailesi ve çocuklarıyla ile ilgili bilgiler, bir rahip ile yakınlığı ile gösteriliyor. Babası, polis oğlunun insani özelliklerinden bahsediyor, can havliyle hareket ettiğini belirtiyor. Khalil’in de bir ailenin oğlu olduğu özellikle belirtilmediği gibi, sahiden kimse de bu gerçeğin üzerinde durmuyor. Kimsenin yerinde olmadığın sürece kimseyi yargılayamazsın, ve bazı kişilerin durumlarında böyle bir hayata düşmek böyle bir hayatın dışında kalmaktan kolaydır.

Medya

Khalil’i vuran polisi, sahip olduğu karakter özellikleri ve ailesiyle birlikte tanıyoruz. Diyoruz ki, bu polis bir insandır ve can havliyle hareket etmiş olabilir. Khalil insan mı, hayır, bir insana yönelik bir tehdit. Khalil’in tanıtılırken onun insan kimlikleri yerine, suç ya da tehlike içeren nitelikeri belirtilir. Polis olan bey ise birinin oğlu, küçük bir çocuğun babası, güzel bir kadının kocası, birilerinin iş arkadaşı, kiliseye giden ve dinine bağlı biridir. Medya, kişileri dilediği gibi tanıtabiliyor ve bu durum medyanın ulaşabildiği herkesin fikrini etkiliyor. Medyanın bu yönünü her gün her fırsatta eleştiriyoruz, acaba bir konuda önyargılı olduğumuzu bile bilmezken, halkın zihninde bu kez kimin kimliği elinden alınıyor diye düşünüyor muyuz? Düşünmeliyiz. Tanımadığımız biriyle ilgili fikirlerimiz benzer yöntemlerle değiştiriyor mu? Siz de hiç, genç bir erkek size medya tarafından tehlikeli biri olarak tanıtıldığı için onun da birinin oğlu olduğunu unuttunuz mu?

Starr okulda bir süredir kimi arkadaşlarının söylediklerinden rahatsız olduğunu fark ediyor, şimdi düşünelim, Starr bir durumdan rahatsız olduğunu nasıl yeni yeni fark edebiliyor? Sorgulamaya başlıyor çünkü, acaba bu arkadaşları hep mi böyle şakalar yapıyordu? Yoksa Starr yeni mi rahatsız olmaya başladı? Starr ırkçı biri mi olmaya başladı, ya da yaşadıkları yüzünden hassas bir dönemden mi geçiyor? Sorular daha da gülünçleşmeden cevaplamaya başlayalım. Starr’ın kelimeleriyle aktarıyorum; şöyle ki, birileri başka birilerinin bir şeyleri söylemesine izin veriyor, sonra bunu o kadar sık söylüyorlar ki, sözün hedefi kişilerce bile normal olarak algılanmaya başlıyor. Kitabın burasında Starr kendine ve dolaylı olarak herkese bir soru yöneltiyor: Sessiz kalmaman gereken durumlarda sesini çıkarmayacaksan, sesinin olmasının faydası ne? Biz yukarıdaki can alıcı soruyu düşüneduralım, ben burada ikinci bir soru yönelteyim: Sesinin olması ne demek?

Sesinin olması ne demek?

İki farklı dünya arasında bölünen, zıtlıkları gözlemleyen ve bu zıtlıklar arasında dengeyi kurmaya çalışan Starr için hayat yeterince zorken, yaşadıklarının etkisiyle herkesin aynı nasıl da aynı göğü paylaştığına ve aynı Tanrı’ya inandığına hayret ediyor. Aslında, okuyucu olarak Starr için üzülmemiz sorgulanacak bir durum. Bugün bir haber kaynağına bakınca nasıl aynı Allah’a inanabildiğimizi sorgulamamız gereken pek çok yazı okuyoruz, garip ki, bir kitapta okuyana kadar kimsenin aklını kurcalamıyor bu mesele.

Çoğu zaman aynı inanca sahip olduğumuz aklımıza gelmiyor da, her an başımızı kaldırıp görebildiğimiz göğü paylaştığımızı da fark etmiyoruz. Hepimiz güneşin etrafında sayısı belirsiz turları atmak anlamına gelen gizemli bir yolculuğa çıkıyoruz, ama nedense sadece bazılarımız bu yolculuğun hepimizin ortak paydası olduğunu fark ediyor. Kimilerimiz, ne yazık ki çoğunluğumuz, “insan”ın üzerinde düşünemiyor ve bu kelime belirli harflerin sıralanışı olmaktan ileri gidemiyor.

Olaydan 8 hafta sonra

Olayın üzerinden 8 hafta geçtiğinde Starr artık bu olayın sadece kendisi ya da Khalil ile ilgili olmadığı anlamış ve sesini çıkarmaya kararlı. Kitap boyu sessiz kalmanın etkilerini düşünen Starr, okulda yaşadığı bir tatsızlık ile susmak ve susmamak ayrımını yapmaya başlıyor. Kışkırtıcı laflar sarf eden bir arkadaşı ile tutuştuğu kavga sonucunda okuldan kısa süre için uzaklaştırılıyor. Kışkırtıcı davranan saldırgan insanlara karşı tutumu ne olmalıydı? Bir süredir yaşadıklarını içinde tutuyor, hislerini ifade etmeye çekiniyordu. Her gün Khalil ile ilgili duyduklarına sustu, hisleri birikti ve içini öfkeyle doldurdu. Sesini çıkarması gereken durumlardan birinde sesini yanlış bir şekilde çıkardı, sesinin olmasının faydası ne diye sorgularken kimi zaman susmanın yerinde bir davranış olduğunu öğrendi.

Jürinin kararı

Jüri ile konuşan Starr, içinde adaletin yerini bulacağını umudunu beslese de jürinin kararı beklenen yönde olmuyor. Starr’ın günler içinde yaşadığı öfke bir anda herkesin öfkesi haline geliyor, böyle de olması gerekirdi, sonuçta bugün tanık olduğumuz bir olayın gelecekteki bir benzerinde biz de kurban olabiliriz. Kitaptaki kişiler bunun farkındalar ve jürinin kararıyla birlikte seslerini şiddetle çıkarıyorlar. Birbirlerini acımasızca öldürebilen farklı çetelerin üyeleri bile birlik oluyor, ortak paydaları olan öfkeleri sonunda zarar vermeye başlıyor.

Kitapta okuyacağınız şeyler genç bir kadının başından geçenler olabilir, ama 16 yaşındaki Starr’ın yaşadıkları ve olayları aktarış şekli nefretin evrensel olduğunu gösteriyor. Sadece ırkçılık ve polis şiddeti anlatılmıyor; kültüre, topluma ve kadınlığa dair pek çok eleştiri de söz konusu. Kitabın en hareketli kısmını paylaşıyorum ancak sonu böyle bitmiyor. Sonunu lütfen siz okuyun, okuduklarınızı düşünün ve düşündüklerinizi paylaşın. Çevrenize aktardığınız duygu nefret değil, sevgi olsun.

Keyifli okumalar.