Müge İplikçi 20 yılı aşkın bir süredir edebiyatın içinde üretmeye devam ediyor. Can Yayınları tarafından yayımlanan en son romanı Sil Baştan’ı konuşmak için bir araya geldim kendisiyle fakat o kadar derinlikli ve yelpazesi geniş bir profili var ki; sadece kadınlar ve kadın hakları üzerinden bile konuşsak sayfalarca sürecek bir sohbet içerisine girebilirdik kendisiyle. Edebiyatımıza başta öykü anlatıcılığı olmak üzere romanlarıyla, deneme kitaplarıyla, araştırma kitaplarıyla, çocuk kitaplarıyla katkıda bulunana Müge İplikçi ile söyleşi yapmak benim için heyecan vericiydi. Kendisine bu uzun ve güzel sohbet için teşekkür ederim.  Müge İplikçi söyleşisi için sizleri şöyle alayım. Buyurun lütfen  Keyifli okumalar 

-İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunusunuz. İlk baştan beri, çocukluğunuzdan, belki de ilk gençlik yıllarınızdan beri edebiyatla bağınızın olacağını biliyor muydunuz? Edebiyatın içinde olacağınıza dair fikirler ilk ne zaman oluşmaya başladı?

Ele avuca sığmayan bir kız çocuğuydum. Özgürlükle çok ciddi sorunum vardı. Göreceli anlamda tutucu bir anne babanın tek çocuğuydum. Bununla da ilgili olabilir özgürlüğe düşkünlüğüm. İngilizce öğretmenim bana ‘Kızım sen savaşçısın’ derdi. O savaşçı ruhu hak ve özgürlükler anlamda Türkiye’de de yaşadığım için galiba hep bir yerimde taşımak durumunda kaldım. Adalet duygusu gelişmiş bir çocuktum. Daha sonra da öyle bir genç insan oldum. Okumaya sevdalıydım. Şiire ve romana karşı çok ilgim vardı. Araştırmaya ve gazeteciliğe karşı da merakım sonsuzdu. Küçücükken bile okumaya karşı çok meraklıydım. Ama yetişkin olduğumda beni bu kadar zorlayacağını, bir kaleme sahipken beni bu kadar köşeye sıkıştırabileceğini hiç düşünmemiştim. Bir yaşam biçimidir diye düşünürken yaşamımın merkezine oturdu. Son yıllarda çok zorlanıyorum açıkçası. Üzerimizde bu kadar baskı varken sanki bir şey yokmuşçasına hayatımıza devam çalışmamız en kötüsü ama başka da çaremiz yok. Paramparçayız ama tek parçaymışız gibi hareket ediyoruz.

-Yüksek Lisansınızın konusu. “Popüler Kültür ve Kadın” Biz Müge İplikçi’yi öykücü olarak tanıdık. Romanlarınız da oldu. Tüm eserlerinizde kadının varlığı, var oluş biçimleri, toplum içindeki sancıları ve kendilerine bir alan açma çabaları ön plandaydı. Yüksek lisans konunuzun popüler kültür ve kadın olması tesadüf olmuyor bu durumda…

İngiliz Dili ve Edebiyatı’nı bitirdim ama bu beni kesmedi. İçimde büyük bir boşluk vardı. Ne yapabilirim diye düşünürken o dönemde bir arkadaşımın avukat annesi; ‘Kadın araştırmalarıyla ilgili bir bölüm var. Oraya başlasana Yüksek Lisans’a’ dedi bana. Ben o yüksek lisansa başvurdum. Ve iki yılda müthiş zevk alarak tamamladım. Sonrasında yurt dışında Metis’ten Yıkık Kentli Kadınlar olarak çıkan kitabımı da başka bir yüksek lisans tezi olarak orada teslim ettim. Dolayısıyla benim iki yüksek lisans tezim var. Akademik olarak bir türlü bitmeyen bir meraktı benimkisi. Ama bir noktadan sonra tercih etmem gerekiyordu. Ya akademik hayat ya da edebiyat. Ben en baştaki edebiyat hayatımı tercih ettim.

-Yanlış sıralarsam veya eksik bir şey varsa kusura bakmayın lütfen. Öykü Kitaplarınız 6 tane: 1998 Perende, 2000 Columbus’un Kadınları, 2001 Arkası Yarın, 2002 Transit Yolcular, Kısa Ömürlü Açelyalar ve Tezcanlı Hayalet Avcıları. Romanlarınız 5 tane: 2004 Kül ve Yel, 2006 Cemre, Kafdağı, Civan ve Babamın Ardından. Ve son romanınız Sil Baştan. 20 yılı aşkın bir zamandır yazıyorsunuz. İlk lisans teziniz popüler kültür ve kadın konusundan bu yana neler oldu bitti? Toplumda ve kadının toplumdaki yerini bulma çabasında bir gelişme var mı?

Keşke olabilseydi. Hatta iki üç yıl önce o dönem birlikte çalıştığımız arkadaşlarımla bir araya gelip şunu dillendirdik: Bu kadar mücadelesi verilmiş olan şeylerin bir kez daha mücadelesi niçin veriliyor? Niçin biz bir şeyler söylemek zorunda kalıyoruz hala? O köprülerin altından çok sular aktı geçti. Bizim kuşak, bizden sonraki kuşak hep bunu taşıdık. Hatta bizim daha önceki kuşaklardan devir aldığımız, 80’lerden devir aldığımız büyük bir ivme de vardı. Biz çok yorgunuz ve toplumda bu anlamda bir değişiklik yok. Fakat şunu da söylemek isterim; akademik çalışmalarımı Bilgi Üniversite’si bünyesinde devam ettirdiğim için yeni nesli de gözlemliyorum. Oradaki kadın öğrencilerime baktığımda en azından özgürlük konusunda bizim gidip kafamızı duvarlara vurduğumuz kadar vurmuyorlar. Gerçekten meraklı olanlar, gerçekten okumaya yatkın olanlar, kafalarında soru işareti olanlar açısından daha ferahlatıcı bir düzlem umudu var diye düşünüyorum. Daha rahatlar. Sözünü ettiğimiz yük artık onlarda yok. Belki bunun rahatlığı. Belki dünya gerçekten değişiyor. Teknolojik olarak değişiyor dünya. Me Too hareketini çok önemsiyorum mesela. Yıllardır olan bir şey taciz vakası. Ama bu günlerde dile gelmesi, tarihsel süreç tamamlandı burada artık ifade buluyor artık. Karşılığı olabilecek bir noktaya geldi demek ki. Bu bir umut noktası. Bazı şeylerin biraz daha akması gerekiyordu ki kendisi kendi küllerinden var olsun yeniden. Ama benim kuşağımın yorgunlukları hep baki.

-Sil Baştan. Nebiye karakteri orta yaşın biraz üstünde bir karakter. Tam da sizin kuşağı konuşmuşken ve yeni nesil yazarların daha şehirli, dinamik kadınları konu edindiği bir dönemde Müge iplikçi’nin cesaretle oluşturup yazabileceği bir kadını merkeze aldınız. Artık dinlenmek isteyen, emekli olma sürecine girmiş bir kadını toplumun bakış açısıyla yazıyorsunuz. Nasıl bir süreçti Sil Baştan?

Nebiye beni bayağı bir oyaladı. Başlangıçta kahramanım değildi. Ben onun yerine daha genç bir karakteri oturttum. Ve o genç karakter üzerinden anlatma çabası içerisine girdim. Yazıyorum yazıyorum ama kurgu bir türlü yerine oturmuyor. Ki ben kurguya çok merak sarmış biriyim. Bir gün Nebiye beni yaz dedi. Beni niye yazmıyorsun. Kurgu tamamen değişti. Süreç Nebiye’ye döndüğünde hızla yazmaya başladım. Nebiye baştan itibaren kahramanmış aslında. Kitap Nebiye’nin öyküsüymüş. Bu yaş grubundan bir kadını anlatmak üzerineymiş aslında bu süreç

-Nebiye toplumla uyumsuz, kendisiyle de sürekli çatışan, kendi kendine, kendisiyle kavga eden bir kadın Nebiye. Toza takıntılı. Düzene hatta. Bir dilekçe yazmaya çalışıyor ama hiçbir yazdığını beğenmiyor. Kadınların kendisiyle ve toplumla uyumlu hale gelmesinin bir imkanı var mı? Olabilir mi bir gün böyle bir şey?

Çoğu kadın bu baskı içerisinde yazıyor zaten. Yani baktığınızda uyumlular, sıkıntı yok, sorun yok, her şey yolunda akıyor gibi. Ama sonra öyle patlamalar yaşıyorlar ki, oradan yakalıyorsunuz zaten ya da yakalamak istemiyorsanız yakalamıyorsunuz. Ama bir kadının yaşadıklarına vakıf olabilmesi çok mümkün. Bizim eğitim sistemimizi de içine katarak söylüyorum bunu, o kadının ayaklarının üzerinde durmaması için her şey yapılıyor. Halbuki ayakları üzerinde durabilen bir kadının bu dünyaya sunabileceği o kadar çok şey var ki. Mesela biz kadın yazarlar grubu buraya gelene kadar canımız çıkıyor. Fakat geçtiğimiz bir eşikte var. O eşiği aştığımız an da rahatlıyoruz.

-Nebile karakteri özelinden, dolayısıyla kadın var oluşu tarafından sordum ama toplumda genel bir uyumsuzluk söz konusu. Konuşurken herkes en iyisini biliyor ve konuşuyor ama reel yaşam, sosyal yaşam, ekonomik şartlar çok kötü. Ne dersiniz bu konuda?

Nebiye’nin arka arkaya çok güzel tespitleri var ama bunu hayata entegre edemiyor. İstemiyor da aslında bir yandan da. Çünkü eğer bunu yaparsa ilk kendisiyle yüz yüze kalacak. Buna hazır değil. Buna hiç birimiz hazır değiliz. Kendimizle ne kadar barışığız. Herkes özgürlükten bahsediyoruz ama gerçekten özgürlüğü hayal ederek tasarlayarak özgürlüğü istiyor muyuz? Buna inanarak konuşursak bu çözülür zaten.

-Komşunun adı Jale ama Serin Hanım diye hitap ediyor komşusuna Nebile Hanım. Asıl olanı Jale’yi yok saymak gibi bir şey bu. Jale’nin ablasına da yıllarca Yadigar demiş mesela. Yeni dünyayı anlayamıyoruz. Çok bilmemize rağmen. Kendi bildiklerimizde gereksiz yere, obsesiflik derecesinde çok dirençli davranıyoruz diyebilir misiniz?

Çok biliyoruz ama niye hiç birimiz özgür değiliz? Toplumun kendisiyle yüzleşmek istememe hali bu. O yüzden bizim dışımızda her şeye uzaylı.

-Biz bu yeni gelen nesille barışık mıyız? Bu cıva gibi olan, hızla sosyal ağlarda gezinen, bilgileri anında alan nesli nasıl buluyorsunuz?

Genç insanlarla temas halinde biri olarak şunu görüyorum. Bir kere çok yalnızlar. Çok yalnız olduklarını da ifade ediyorlar. Haksız değiller. Gerçekten içlerinde çok samimi olan, gerçekten çözüm bulmak isteyen gençler bunlar. Fakat bu gençler ne durumda ve ne demek istiyor diyebilecek donanımlı akademik kadrolarımız yok maalesef. Buradaki mesele sadece iyi niyetlilik de değil. Gerçekten donanımlı olmak gerekiyor hem bilge hem bilgelik anlamında ve hiyerarşi kurmadan. Çünkü hiyerarşiyi hiç sevmiyorlar haklı olarak. Biz de sevmedik ama bunu çektik. Fakat genç nesil bunu çekmek istemiyorlar ve çekmiyorlar. Aynı oranda da çok büyük bir açlık var. Şevkate açlar, dinlenmeye açlar, ciddiye alınmaya açlar. Bilgi ve bilgeliğe açlar.

-Hikayeyi okudukça Nebiye’nin hikayesi bazı yerlerinden kırılmaya başlıyor. Bu da daha çok Ankara’ya giderken yaptığı otobüs yolculuğunda ve Ankara Garında karşılaştığı insanların hayatları içinde savrulmalar yaşarken oluyor. Başkalarının hikayelerinin bizim hikayelere etki gücü sandığımızdan kuvvetli öyle değil mi? Ne dersiniz bu konuda?

Ankara yolculuğuna çıkması Nebiye için eşikten geçme. Maceraya adım atıyor. Yol boyunca Serin’e atıfta bulunuyor. Ama İstanbul’daki halinden daha yumuşadığını görüyoruz. Eskisi kadar sinirli değil artık. Ankara Garı’nda karşılaşmaları tesadüf değil. Serin’le aslında oraya buluşuyor. Toplumsal başka bir erezyon içine düşüyor. Toplumun içerisindeki gelgiti esnasında yine kaybediyorlar birbirlerini.

-Ankara Garı meydana gelen olay toplumsal hafızamızda derin yaralar açtı. Dönem dönem engellenemez şekilde gerçekleşen olaylar bunlar ve bu ülkede yaşayan herkesin başına gelebilir. Sil Baştan’da Nebiye’nin başına geliyor. Toplumsal hafızamız bu yaralarla dolu. Türkiye bir gün gelecek yaralarını büyük oranda iyileştirecek diyebilir misiniz? Umudunuz var mı?

İçimde umudu hep yaşatan biriyim. Aksi takdirde yazmazdım zaten. Fakat maalesef bu gidişatla yaraların kapanması biraz zor. Yaraya aynı ilaçları sürmek yarayı iyileştirmiyor maalesef. Şifa noktalarını değiştirmek lazım. Yeniden bir tahlil bir analiz yapman lazım. Yarayı temizleyip, kapatıp önümüzdeki günlere bakmamız lazım. Nerede yanlış yapıyorum sorusunu sormak bile çok önemli.

-Geniş zamanlı bir roman Sil Baştan. Fakat Nebile şimdiki zamandan konuşuyor bizimle. Bu önemli bir tercih roman için. Yazarken mi oluştu bu?

Tamamen tematik olarak, tamamen kurgusal anlamda özel bir seçim. Nebile’ye güveniyorum yani kahramana. Onun bir şeyleri kendi içinde değiştirebilme kudretine inanıyorum. Eylemi ona veriyorum. O değişirse toplum değişebilir. Nebiye değişimi göze alabilirse biz de değişebiliriz. -Bir yerde sizinle ilgili “Hiçbir şeye duyarsız kalmayı başaramaz.” yazıyor. Niye duyarsız kalamıyorsunuz? Bunu arada sırada da olsa ağır bir yük olarak görmüyor musunuz? Çünkü sadece güncel meselelerden veya politikaların gündelik etkilerinden değil toplumsal travmalardan da bahsediyorsunuz aslında.

Bu kişisel bir zaaf. Tedaviye muhtaç bir hal bu belki de. Fakat daha iyiyim şimdilerde. Twitter’da olarak politik anlamda hiçbir şey paylaşmam çünkü ondan öncesi öylesine yerden yere vururum ki kendimi oraya yazacağım bir cümle hissettiğim şeyleri karşılayamaz. Herhangi bir şeyi böğrümde hissediyorum. Ankara Garı meselesi, Suruç meselesi hepimiz infilak ettik buralarda aslında. Bazı kişilerle konuştuğumda mesela hiçbir şeyden haberdar olmadıklarını gördüm. 21. yüzyılda oldu bunlar. İletişim çağında oldu. Nasıl haberdar olamaz sorusu çakıyordu zihnimde? Bu da yaralayıcı. Bu da bu toplumla ilgili zor açıklanabilir bir konu. Dediğim gibi şimdilerde daha iyiyim.

-Biz bu toplumsal travmaları atlatamadığımız için mi kültür sanat konusunda zayıf kalıyoruz? Kültür sanat alanında zayıf mıyız gerçekten? Belki de değiliz? Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Ülkemdeki edebiyat geleneğini çok önemsiyorum. O damardan besleniyorum zaten. 50 kuşağı öykücüleri olmasaydı bizim öykülerimiz çok zayıf olurdu. Şiir konusunda da aynı şeyi düşünüyorum. Edebiyatımız zayıf değil, edebiyatı besleyen mecralar zayıf. Gerek görsel gerek yazınsal mecralar zayıf. Belli bir kesim, merak eden bir kesim takip ediyor ve ondan sonra bitiyor. Gündemdeki edebiyat metinlerini takip ediyorum. Dünyada kabul görmüş edebiyat metinleri kadar iyi edebiyat metinleri çıkıyor bizde de. Kadim topraklardan çıkmış bir toplumuz biz ve karlıyız bu konuda. Ama bugün kitaplarımızı yurt dışında temsil edecek kapılar kapandı. TEDA bitti mesela. Bunu aklım almıyor gerçekten.

-Gezi Parkı döneminin anlatıldığı, Gezi Parkı protestolarına katılmış kişilerle yaptığınız sohbetleri topladığınız bir kitabınız var: Biz Orada Mutluyduk. Gezi Parkı toplumsal travma mıydı? Değildi ama öyle algılanmamız istendi. Sizce de öyle mi? Bu toplumun içinde bir vatandaş ve bir kadın olarak gezi parkının izi ne oldu üzerimizde?

Oradaki oluşumu o kadar içimde hissettim ki. Çocukluğumda hissettiklerimle, gençliğimde hissettiklerimle ve beklediğim ve arzuladığım şeylerle denk düşüyordu. Hiçbir zaman başkaldırı olarak algılamadım bu yüzden. Bir tür yan yana durma haliydi. Dünyadaki yıkıma karşı dayanışma ruhunun canlanmasıydı. Beslenebilseydi Türkiye’yi acayip yerlere taşıyabilirdi. Altındaki kültürel sanatsal doku da çok kıymetliydi. Kitap okunmasına verilen referanslar çok önemliydi. Bir Haziran zamanı yaşanan bir hayal değildi. Tüm hayatlara yayılan umuttu. Okumaktan korkmayan toplumlara verilecek referanslarla dolu buluşma yeriydi.

-Öğretmenlik tarafınız da var. Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde. Nesilleri birbiriyle karşılaştırmanızı istesem? Kültür sanat ve edebiyat konusundaki merakları nasıl?

Çalıştığım öğrenciler son derece meraklı, disiplinler arası düşünmeyi seven, çalışkan ve gerçekten de güvendiğim bireyler olabileceklerine dair inancım tam. Kesinlikle umut vaat ediyorlar. Ne verdiğiniz de önemli. Ne verirseniz onu alıyorsunuz. Dimağları çok açık bu anlamda. Sahipsiz bırakılmamaları gerektiğini düşünüyorum.

-Öğrencileriniz üniversite kapsamında bir de dergi çıkartıyorlar. Eşik dergisinden de bahsedelim mi biraz?

Evet Eşik dergisinden bahsedersek çok mutlu olurum. Biz Celab isimli bir projenin, bitirme tezi projesinin ayağı olduk. Bir dergi çıkardık onlarla. Dergi on kişilik bir ekiple çıkarılıyor. Bitirme tezi olarak başlatılan bu proje sonunda bölümün çıkardığı bir dergiye dönüştü. İki sayı çıkardık. Tematik olarak birincisi ismiyle de müsemma olacak şekilde Eşik idi; ikinci Tortu idi. Üçüncü sayıyı da çıkarmak istiyoruz. Büyük bir özveri ile çalıştılar. Tortu temalı olan 65 sayfa çıktı mesela. Üç ayda iki dergi hiç fena değil. Tortu’da mesela suni tarım, sinema, resim üzerine yazılar var. Yelpazemiz çok zengin ve renkli.

-Çocuk edebiyatı ile de ilgilisiniz. Hatta öykü ve roman yazarı olarak çocuk edebiyatı ile daha fazla ilgilisiniz diyebiliriz. Birçok etkinliğe katılıp, bu etkinliklere öncülük yapıyorsunuz. Türkiye’de bildiğimiz ve bilmediğimiz oranda çocuklarla ilgili çok fazla şey yaşanıyor. İstismar edilen çocuklar, kayıp çocuklar, enseste maruz kalan çocuklar, pedofili vakaları, şiddete maruz kalan çocuklar sözlü veya fiziksel…. Aile kurumunun çok kutsal olduğu, çocuklarını her fırsatta çok sevdiğini söyleyen bir toplumda yukarıda saydığım vakalardaki oranların yüksekliğini neye bağlıyorsunuz? Çocuklarımızı söylediğimiz gibi seviyor muyuz gerçekten?

Seviyor‘muş’ gibi gözüküp de sevmemek… Çocuklar, gençler ve kadınlar fark etmez herkes aynı mış gibi davranışına maruz kalıyor. Sevgi ile olan bağımızda sıkıntı var. O ataerkil yapının oluştura geldiği kavramları yeniden düşünmemiz gerekiyor. Çocuklar benim en hassas olduğum konulardan biri. Toplumun zayıf halkası ve zayıf halkası olarak devam etmesi için her şey yapılıyor. Bakış açınızı değiştirmezseniz hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Yasalar değişiyor gibi gözüküyor ama evden içeri giremiyor. Özel alana giremiyor. O özel alandan çıkan çocuklarda, gençlerde bir sürü yara bere oluyor tabii ki.

-Yazılan bazı kitapların pedofiliyi teşvik etmesi konusu gündemde son günlerde. Buradan yola çıkılarak tamamı okunmamış ve hiçbir fikir edinilmemiş edebiyat eserleri ve yazarları ile ilgili bir linç söz konusu. Edebiyat eserleri ve yazarlarının bu derece hassas (kişi aynı zamanda toplum vicdanında asla kabul görmeyecek) bir konuda bu kadar rahat linç edilebilmelerini neye bağlıyorsunuz? Ne söylemek istersiniz bu konuda?

Bir edebiyat metninin eleştirisini tabii ki yapabilirsiniz. Ama linç ne demek! Bir de olayı bizzat yaşamış olan adam ortalarda serbestçe dolaşırken edebiyatın linç edilmesi yine asıl gündemin saptırılmak istenmesi olarak görüyorum.

-Yeni projeleriniz var mı?

Müge İplikçi: Tabii her zaman var. Sonbaharda çıkacak bir çocuk kitabım var. Çalışmakta olduğum bir de öykü dosyam var. İlk göz ağrım öykü çünkü.

Teşekkür ederim Müge Hanım.

Ben teşekkür ederim.