İlkokul dördüncü sınıftan beri ingilizce dersi görüp, üniversiteye geldiğinde dahi ingilizce konuşamayan, istenilen kitapların okunması söylenip, yine o kitaplardan sınav olan, fakat özetlerini okuyarak geçiştiren, eser sahiplerinin sadece adını ezbere bilen, matematik derslerinde dakika sayan, resim ve kompozisyon derslerini ve bilimum ödev vari şeyleri her seferinde ebeveynlerine kitleyen bir topluluğun ortak buluşma paydası okul… Bir kurum.

Geçtiğimiz günlerde bir konuşmaya kulak misafiri oldum. Tamam, tamam dürüst olacağım konu enfesti, özellikle dinledim. Bir kadın haylaz çocuğundan dert yanıyor ama sebepleri var. Çocuğu hiç ders çalışmıyor, sürekli tablette oyun oynuyor, sebze yemiyor ve sürekli yeni oyuncaklar istiyormuş. Tabii çocuktan da dinlemek lazım belki de haklı sebepleri vardır, teknolojiye bok atmak gibi bir derdim yok.

Bu çocuğu geri saralım ve genele vuralım, bebeklikten ele alalım, hatta anne karnından… Kızsa pembe, erkekse mavi tartışmaya kapalı. Doğdu çocuk; agu magu, neyse… İleri saralım, çocuk kıvama geldi deli soru soruyor; o ne, bu ne, şu ne? Anneden fiks cevap geliyor, çok soru soruyorsun, yorgunum!. Bak, çocuğun varoluş sancısına ilk ket vuruldu. İkincisi de sen küçüksün, anlamazsın. Çünkü büyükler her zaman doğrusunu bilir. Çocuğun okul zamanı geliyor, binbir patırtı gürültüyle ağlaya zırlaya gidiyor çocuk. Bilmiyor ki okul ne, nereye gidiyor, ne zaman dönecek, nasıl bir yer falan. Üstüne azar yiyor, bak herkes gidiyor! Çocuk o an çoğunluğa uyum sağlamak zorunda olması gerektiğiyle kodlanıyor.

Kod falan diyorum sakin olun, yavrularınız robot değil. Robottan çok farklı da değil gerçi neyse konuya dönersek… Çocuk sınıfına giriyor 457285 kişiyle uyum süreci, (kendi dönemim geldi aklıma, korkunçtu) öğretmenle tanışma, topu tuttu, ipi tuttu faslı, okuma bayramında noktaydı, virgüldü çocuklara garip, garip görevler. Matematik dersi hele çocukların küçüklük travması. 2+2=4 eder, neden 5 etmez mesela? Epeyce eskiye gidersek soruyu bilmezsen cetvelle dövmeli çılgınlıklar. Atlamalı zıplamalı bu dönemlerden sonra tımarlanma zamanın geliyor liseye giriş, üniversiteye giriş…

Çocuk sayısaldan anlamıyorsa sözelci, sözelde sıkılıyorsa sayısalcıdır bu konu da tartışmaya kapalı. Resme, müziğe yeteneği olsa dahi o işlerde para yok, okunmaz mantığı yerleşmiş ailelerin çoğunda, hobi olarak yapsın ile yatıştırılıyor mevzu. Büyüyünce ne olacaksın sorusu yerleştirme sınavlarından daha da sancılı. Kendini ifade et dur.

Neyse, çocuğu demlemeye bırakalım, okulun örgütlenme biçimine biraz zoom yapalım. Tam da bu noktada Ivan Illich diyor ki:

Okul, modern proletaryanın dünya dini haline gelmiş ve teknolojik çağın fakir insanları için faydasız kurtuluş vaatlerinde bulunmaktadır. Ulus-devlet, tüm halkı, geçmişin toplum üyeliğine kabul edilme ritüellerine ve hiyerarşik terfilere benzemeyen ve bir dizi diplomayla belgelenen gruplara ayırarak, bu sistemi benimsemiştir.

Okul adeta seri üretim bandı oluyor, çocuklar ise bu bandın metaları haline dönüşüyor. Tek tip düşünme modeliyle, çocuklar ”okullu” kavramıyla değer yerine görevi benimser hale geliyor. Çünkü okullu yapmak; öğrenmeyi öğretimle karıştırmak, eğitimi ilerlemeyle derecelendirmek, yeterliliği diploma ile belgelemek ve yeni bir şey söyleyebilme yeteneğini akıcı konuşma ile karıştırmak haline dönüştürülüyor. Mevcut okul sistemi, insanlara eşit şanslar vermek yerine, imkanların dağılımında tekelleşmeye yol açıyor. Özetle sisteme hazırlıyor.

”Normal insan kurgudur” sözüyle Foucault sözü alıyor, hapishane, hastane, okul vb. kurumlaşmış yapıların örgütlenme biçimlerinin aynı mantıkla ilerlediğinin altını çiziyor.

Okul ve hapishaneyi ele alalım:

-Otoriter yapı, kıyafet zorunluluğu, sessiz olma zorunluluğu, sıra düzeni, karar vermek için insiyatif kullanamama, zorunlu boş zaman, yemek düzeni vs. her iki yapıda da mevcut durumda görünüyor. Yani fabrika, kışla, okul ve hastanelerin, hapishanelere benzemesi tüzel, tekil, gizli, cezalandırma iktidarı modelinin ortaya çıkmasını özetliyor.

Demlemeye bıraktığımız çocuğu tekrar ele alalım şimdi, çocuğunun kitap okumasını isteyip, ebeveynlerinin kitabın kapağını açmaması fakat çok okuyormuş gibi bunu çocuklarından beklemesi bir yana, çocukken yemek yesin diye tablette, telefonda çizgi film benzeri şeyler açıp oyalama taktiğiyle onu sanal ortamla tanıştırmak, ödüllendirme biçimi olarak, sınavından yüksek alması koşuluyla onu popüler fast-food dükkanlarına götürmek, evde soru sormasını istemeyip, okulda hiç susmamasını beklemek, bencilce ve bilmiş tavırlarla ebeveynlik taslamak, memnun olmamak, çocuğu aşağılamak gerçekten de buradan bakıldığında çok zavallı durmuyor mu?

Tam bir iktidar modeli değil de nedir bu, aile içi örgütlenme modeli bile saydığımız biçimlerle aynı yolda ilerliyor. Mutlu olmak yerine daha çok başarı, daha çok, daha da çok mottosuyla öğrenciler şeffaf prangalı kölelere dönüşüyor. Tembellik hakkı mı, hâşâ!

Hayatım boyunca çalışkan bir insan olarak sıfatlandırmadım kendimi, sadece sevdiğim derslerin peşini bırakmadım. Bir sınavdan tam puan almam beni başarılı kılmayacağı gibi zayıf almam da başarısız kılmaz çünkü. O kadar çok işlemiş ki beynimize başarılı olmak, her konuda bilgi sahibi olmak. Ama şu günlerden o kadar fazla ki enformasyon kirliliği. İnsanlar kafasını gereksiz gördüğü bilgilerle doldurmamak için okumuyor bile…

Bir yandan da sayısız üniversite açılıyor, bilmem ne üniversitesi… Bir sürü bölüm. Bir sürü öğrenci, sürü diyorum çünkü sürü mantığı hakim. O öğrenciler aynı zamanda müşteri. Birçok vakıf üniversitesi yaz aylarında banka oluyor, müşteri velinimettir diye geziyorlar, başarı dert değil. Abuk subuk reklamlar, güler yüzlü güzel kızlar, yakışıklı çocuklar yalandan okulun önünde poz veriyor. Acınası sloganlar ile okulların reklamları her yeri süslüyor. Ailelerde bir halt sanıp çuvalla para ödüyor. Üniversite de bitiyor, kep zımbırtısı atılıyor, öğrenci de sanıyor ki iş kapıda, nah. Tencere, tava pazarlamacıları gibi kapı kapı elinde öz geçmişin, iş dileniyorsun. Yeni mezun isen vay haline. İliğini, kemiğini almak için mülakata çağırıyorlar. Her haltı yapmanı isteyip mevzu ücrete gelince ”Asgari tutarda ücretlendirme” diyorlar kibar kibar yersen. Yığınla öz geçmiş… Hepsi birbirinin aynısı.

Güncele bakacak olursak, değişen sınav sistemi yine akıl tutulması olacak gibi. Bilimden uzaklaşılmış, itaat temelli müfredatla yeni neslin vay haline geçmişler olsun. En iyi okul, evine en yakın okul, mottosuyla ateş ediyor bakanlık.

Yani zorunlu eğitim, kaçınılmaz bir şekilde toplumu kutuplaştırdığı gibi uluslararası kast sistemine göre dünya milletleri arasında bir sınıflamanın oluşmasına yol açıyor. Keza, sadece eğitimin değil, sosyal gerçekliğin kendisininde okullaştırıldığını söylemek mümkün hale geliyor.

”Sevinçliyiz hepimiz, yaşasın okulumuz.”