''Bir gün, tanrı,  
canından bir lokma koparıp bana uzattı.
Toktum; geri çevirdim.
Can tanrının avucunda, onun gözleri
benim yüzümde, yalvarmaklı.
İsteksizce, ancak, kayra olsun diye cana uzandım.
Ağzımın içinde duydum, yutağımda, midemde.
Sonra, tanrı, bir telaş içinde:
‘Şimdi o orada sen de burada duracaksınız
çünkü zeki kuşlar uçmazlar,’ dedi.’’

Ondan bağımsız ya da gayri ihtiyari bir eylem değildi hatırlamak; yâhut unutmamak. Geçmiş, şu an ve yarın arasındaki zaman üzerinde, aşılması mümkün olmayan bir uçurumdaydı sanki Marmara. Kaçmak arzusunun ağır bastığı günlerde ilerlemek istemiş ancak hangi yöne gitmesi gerektiğini kestirememişti belki de. Hayal ettiği dünyanın, zihinlerde sahip olduğu değiştirilemez biçimi, bıktırıcı bir hal almıştı onun için. Kalabalıklar ruhuna çökmüş, ayrılması mümkün olmayan bir yabancı gibi kesmişti soluğunu. Yalnız olmanın tanımı ise geri dönüşü olmayan bir karanlığa sürüklemişti. Üzerlerindeki baskılara ve varoluş sancılarına verilebilecek en güzel cevabın intihar olduğunu düşünenlerin var olduğu bir karanlıktan söz ediyorum elbette. Şiirlerinde, yalnızlık, bunalım ve intihar konularını sıklıkla işleyen; kendi değerleri ile toplumun gerçekliğinin çatıştığı bir karanlıktan…

Onun için değişim ve daima yenilenmenin içinde olduğu bir kavram değildi zaman. Yaşadığı müddetçe tekrarlanacağına inandığı haksızlıklar, içinde süregelen çatışma ve toplumsal sorunların kargaşası içinde çözümsüz bir sona yaklaştığının farkındadır. Anlardan meydana gelen bir yaşamın içinde, duvarda gördüğü bir işaretin çağırdığı hisle, zamanın ilerleyişi üzerinde bir değişiklik yapamayacağının farkındalığı içindeydi. Zihninin odasına hapsettiği düşüncelerin, ruhuna sızmasıyla başlayan bir yolculuğa karşı durma gayretinin yetersiz kaldığı o ân’ın içine düşmüş ve hep o ân’da kalmıştı: kitapların sayfaları arasında yürürken, hatırlamanın çok ötesinde, sorgulamalarla çevrili bir dünyanın içinde kaybolmuş, unutma deneyiminin işaret ettiği hissin, hala canlılığını koruduğuna dair bir iz aramıştı belki de. İçinde yüzlerce yıl biriken haykırışları usanmaz bir sessizlik içinde saklayan hazineye doğru yürürken; sükûnetini takındığı anlarda, sessizliğinin tüyler ürpertici çığlığı dizelerine yansımıştı. Yoğunluğun yarattığı bir boşluğun içinde, zihninde beliren kelimelerle, yıllarca kaçmaya çalıştığı ancak onu her seferinde yakalayıp sayfalarının arasına hapseden kitaplardan ayrılamamıştı.

”Sen gördün mü hiç ölümü?
Onu ben gördüm ve çok istedim,
Bir leke gibi -Karanlık-
Dünyaya getirdim ben ölümü, kendimle.
                Kendimi istediğim kadar
                 Çok istedim ölümü.’’

Yarım kalmış bir tobruk diyarında, anlamsızlığa bir hayat ekleme çabasında olmuştu. “Sessizliğin bölüşülebileceği insanlar yok burada,’’ derken ruhsal dengesini yitireceğine dair bir endişe içindeydi. Ruhunun ağırlığına çözüm olarak kitaplardan uzak durması isteniyordu ancak bu, ölümün bir başka şekli değil miydi onun için?

Gitmenin değil, kalamamanın hesabını yapmış ve daha fazla karşı koyamamıştı. İçinde süren sonsuz bir çatışma ve yaşama hevesini bavuluna atmış, terk etmişti yarınları. Varoluşunu daha da anlamlı kılacak hiçliği kucaklamıştı Marmara. Terra Rosa adını verdiği o evin beşinci katından yeryüzüne bırakmıştı kendini. “Nilgün ölmüş’’ demişti herkes; garip bir şaşkınlıkla; ve bu şaşkınlığın üzerine “Bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu.’’ diye eklemişti Cemal Süreya, Zelda’sının ardından.

Olduğu gibi ölmüştü Marmara, olduğu gibi. Tüy, kan ve hiçbir salgıyı düşünmeden, kesmişti soluğunu doğmuş olmanın ve gitmişti. Gidişiyle şu sözleri kalmıştı akıllarda:

”Aydınlıkta köhneliği belirginleşen bu kentte ve konutta, hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine bağsız ve yeğniyim ki, bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum. Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri alarak, bu yoğunluğu olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor. Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunları malettirici biricik güç, inancam yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben, inansam inansam bir buna inanabilirim. Yere göğe zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? Bu kutlu tanrının yönetkenliğinde, olmayan ellerimde bir yok-tartıyı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını. Kafeslerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, diğerine ise duygular, duyumlar ve düşünceler yığılıyor; işte yetkin eşitlik… Her gün, her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. Bir eskiciden satın alınmış bu teraziyi bir gün başka bir eskiciye vereceğim. O gün, tozanlarım her bir yana dağılıp, toprağın, suyun ölümsüzlüğüne eklenecekler ve ben özgürleşeceğim.’’