Hayat farklı açılardan baktıkça ilginçleşen bir şey. Seneler önce Harlem Çocuk Korosu’nu Ankara Müzik Festivali kapsamında izlediğimde projeye hayranlık duymuştum. Türkiye’de de böyle çalışmalar olsa diye düşlemiştim. Oysa ben de, “proje” olmasa bile benzer bir gönüllülük işi sayesinde gitar çalmayı on beş yaşındayken Halkevi’nde öğrenmiştim. İlerleyen yıllarda, Ankara Bach Korosu’ndan Grup Yorum 25. Yıl Konseri’ne uzanan bir yolu yürümemde, Halkevi’nde kendinden genç insanlara müzik dersi veren o üniversitelilerin katkısını hiç fark etmemiştim. Tüm bu bağlantılar Şubadap’ın Berlin’de bir aile merkezinde verdiği konser sonrası grup elemanlarıyla sohbet ederken oluştu. Çocukların üzerinde ve geleceklerinde nasıl bir etkileri olduğunu, dört-beş yıldır ektikleri tohumların meyvelerini görüp görmediklerini sorarken karşılarında bir meyve olarak dikiliyormuşum. O dönem birlikte müzik dersi aldığım birçok insanın sanatla olan bağlantısı hiçbir zaman kopmadı. Kimileri hobi olarak sürdürdü, kimileri kendilerine biçilen “geleceği garantili meslekler” yerine sanat okumayı seçti.

Yirmili yaşların başında anneme “dünyanın bu kadar korkunç bir yer olduğunu bana neden söylemediniz daha önce” diye yönelttiğim soruya “nasıl söyleyebilirdim, daha çocuktun” cevabını aldığımdan bu yana çocuk yapmanın sorumluluğu üzerine düşünürüm. Bir çocuğum olsa ve bana böyle bir soru yöneltse verebileceğim daha iyi bir cevabım yoktu; hâlâ yok. Ama bugün o güzel çocuklarla birlikte bağıra çağıra  “Bak bak özgürlük sağında / Bak bak özgürlük solunda / Bak bak önünde ZIPLA ZIPLA yukarda / Sen neredeysen orada özgürlük” diye şarkı söyleyip hoplarken onları daha iyi bir dünyaya getiremesek de birlikte böyle eşsiz, mucizevi anlar yaratabileceğimizi gördüm. Yetişkinliğe has deneyimlerimizin getirdiği ağırlık omuzlarımızdan uçup gitmişcesine eşitlendik ve yaşamın olduğu her yerde umudun da sürdüğünü hatırladık. Karar vermek zor, çocuklar mı daha çok eğlendi yoksa yetişkinler mi.

Solistin yönelttiği “gökyüzü kime ait” sorusuna bir çocuğun o berrak aklıyla verdiği “bulutlara ve uçurtmalara” cevabı bizi alıp başka diyarlara götürdü. Sonrası mı? Sonrasında hepimiz hayali uçurtmalarımıza binip göğe salındık ve oradan dünyanın nasıl da yeşillik, sulak, bereketli bir yer olduğunu gördük. Gökyüzünde hepimize yetecek kadar yer vardı. İplerimiz birbirine dolanıp savrulduğumuzda bile korkmuyorduk çünkü birlikte uçmak istemiştik ve gökyüzünün üç boyutlu sonsuzluğunda paylaşılamayacak bir şey yoktu.

Şubadap’ın konserine gidenler ya da internetten performanslarını izleyenler bilirler. Sahnede dinleyiciden uzak “sanatçı” kibriyle durmuyorlar; aksine, çocukları hem şarkı söylemenin hem de dans etmenin her aşamasına katıyorlar. Konser verdikleri aile merkezinde Almanyalı ve Türkiyeli çiftlerin ya da ikinci, üçüncü nesil Alman-Türklerin çocukları bulunuyordu. Türkçe seviyeleri değişkenlik gösteriyordu. Bu nedenle, aile merkezinde “babalar ve çocuklar” projesini yürüten erkek arkadaşımız Şubadap’ın konuşmalarını Almanca’ya simultane çevirdi. Okul öncesi yaşlardan oluşan çocuklar başlarda oldukça çekingenken Grubun iletişimi, şarkıların katılıma açık yapısı sayesinde konserin akışına daha çok eklemlendiler.

Oturduğum yerden istemeden iki çocuk ve ebeveynlerinin konuşmasına şahit oldum. Beş altı yaşlarında iki kardeş Türkçelerinin yeterince iyi olmamasından kaynaklı çekiniyorlardı. Anneleri ise grup elemanları ile konuşmaları için onları ikna etmeye çalışıyordu. Çocuklar ikna olmayıp uzaklaşınca anneleri bana “neden bu kadar çekingenler” diye dert yandı. Almanya’ya yerleşeli henüz bir yılı geçmedi ve bu sahneler benim için daha eski dalga Türkiyeli göçmenleri anlamak açısından güzel bir deneyim oldu. Berlin Türkiyeli nüfusunun en yoğun olduğu eyalet ve gittiğiniz hemen her mekanda Türkçe konuşan birileriyle karşılaşabiliyorsunuz. Önceki nesil göçmenlerin yetişkin çocuklarından sıklıkla “Türkçeniz ne kadar iyi, çok güzel konuşuyorsunuz” gibi sözler işitebiliyorsunuz. Başlarda şaşkınlıkla karşıladığım bu yorumları, zaman geçip günlerce Türkçe konuşamadıktan sonra daha iyi anladım. Başka türlü bir dünyada (milliyetçiliğin hiç varolmamışçasına zihinlerden silindiği bir ütopyada mesela) anadilini konuşamamak, insanı hasta etmeyen tatlı bir özlemden ibaret olurdu diye tahmin ediyorum. Ancak Almanya’nın en kozmopolit -dünyanın her yerinden insanların yaşadığı ve Almanca’dan çok İngilizce’nin konuşulduğu- kenti Berlin’de bile Almanyalılar Alman kimliğine ve diline sımsıkı yapıştığından olsa gerek, biz yetişkinler bile anadili konuşamamanın duygusal açlığını çekiyoruz. Yani ister burada doğmuş olun, ister uzun yıllardır burada yaşayın, bu toprakları sahiplenenler size her fırsatta buraya ait olmadığınızı hatırlatıyorlar ve ömrünüzde hiç millet ya da din kimliği taşımamış, hissetmemiş bile olsanız, kendinizi körebe oynarcasına köklerinizi ararken bulabiliyorsunuz. O çocukların hissettiklerini anlamak benim için neredeyse imkansız ama bir ortaklığımızın olduğunu sezebiliyorum. Şubadap, Almanya’daki çocuklara sınırların bizim uydurduğumuz kavramlardan ibaret olduğu gerçeğini anadilde iletirken kim bilir neler düşletti, merak etmeden duramıyorum. Bu sorunun güzelliği ise cevabının öngörülemez olmasında yatıyor.

Böylesine yürek daraltıcı bir kış gününde gökkuşağını bizlere getirdiği için Şubadap’a teşekkür ederim.