Bu yıl yedincisi düzenlenen Suç ve Ceza Film Festivali finalistleri arasında kısa metraj olan Mutlu Kedi filmi de yer aldı. Yönetmenliğini Umut Heval Çerkes’in yaptığı film Aziz Nesin’in aynı isimli hikayesinden günümüze uyarlama olarak çekildi. Adalet konulu filmlerin yer aldığı festivalde çok konuşulan filmler yer alıyor. Mutlu Kedi kısa filmi de, sorgulamadığı için adaletsizlik çemberine sıkışan insanları konu ediniyor.

Bizi harekete geçirmeye çalışan birisi var. Ama herkes o kişinin başkası olmasını bekliyor, izlerken biz de o rüyaya kapılıyoruz ve oradaki insanlarla ‘o sesi’ dinliyoruz. Güç kimin elinde belli değil ve o gücü kimin kıracağı belirsiz. Günümüzde de tam bunu yaşıyoruz.”

Umut Heval Çerkes, daha önce de çektiği kısa filmlerin yanı sıra festivaldeki Mutlu Kedi filmi ile birçok başarıya imza attı. 8. Lions Kısa Film Yarışması’nda da Osman F. Seden Özel Ödülü’ne layık görülen film, bu sene kısa film dalında 300 kadar başvuru yapılan festivalde finale kalan 10 filmin arasında yer alıyor. Çekim sürecinin ”zor ama keyifli” olduğunu belirten Umut Heval Çerkes yeni projeleri için çalışmalarına devam ediyor.

Hikaye, adil olmayan emirlere uyan bir grup insanın özgürlüğünün nasıl kısıtlandığını ve o adaletsizlikle neden savaşamadıklarını anlatıyor. Filmin yönetmeni Umut Heval Çerkes ile Mutlu Kedi ve sanat anlayışı hakkında kısa bir sohbet gerçekleştirdik.

Aziz Nesin Mutlu Kedi hikayesini yazarken bir amaç ile yola çıkmış görünüyor. Siz de filmi çekerken amaç gözettiniz mi?

Kaçınılmaz olarak bir amaç gözettim. İlkokuldan beri severek okuduğumuz bir vizyondu Aziz Nesin bizim için. Onun edebiyat kitaplarıyla büyüdüm diyebilirim. Bu hikayede de o sıcaklık vardı. Çok aktivist eylemlerin içinde bulundum ama eskiden sinemayı bir propaganda aracı olarak görüyorken şimdi görmüyorum. 1 Mayıs’a ya da bir işçi grevine git, seni sadece orada bulunan insan görebiliyor. Ama bir sinema, tiyatro eseri ile seni senden daha iyi anlatan insanlarla bir arada oluyorsun ve daha fazla insana ulaşabiliyorsun. Bu hikayede de öyleydi. 1960 yıllarında yazılmış bir hikayeyi ben günümüze uyarladım. 50 yıllık bir konjonktürel siyaset var, sanat eserleri var ve bunların gelişme süreci var. Bu eserde Adnan Menderes dönemine bir eleştiri var. Keza çok sağlıklı günlerden geçmiyoruz ve önümüzde nasıl bir süreç var bilmiyoruz. Bu eseri sinemaya uyarlarken, umut olduğu sürece yaşam hep vardır ve o ‘birisi’ neden ben olmayayım, neden bir senarist olmasın ya da filmi izleyen bir kişi bile destek verebilsin diye düşündüm.

Siz bu hikayeyi okudunuz. Belli ki kendinizden veya toplumdan bir şeyler buldunuz. İzleyenler ne görmeli diye düşündünüz?

Devletler 2000 yıldır Hegel’den beri, böl-parçala-yönet sistemiyle yürüdü. Bu devletlerin argümanıdır. Bunu Türkiye toplumunda da görebiliyoruz. Toplumumuzda en büyükten en küçüğe parçalanmış unsurlar var. Bu kaygan zeminde ne göreceğimizi bilemiyoruz. Birey olarak toplumda yerimizi bilemiyoruz. Büyük bir gözün üzerimizde etkisi olduğunu düşünüyorum. Sorgulamayan, araştırmayan, okumayan bir nesil yetişiyor. Biz bir Gezi süreci yaşadık ama o sürecin kalite nüansı çok düşüktü. Herkes amacını farklı açıklıyordu. Topyekün bir hareketti aslında. Bu filmde de Gezi’deki gibi, birisi o ağacın kesilmesine karşı durabilmeli ki hepimiz yeni çıkacak fidanları sulayabilelim mantığı yer alıyor. Yani bu provokasyon aracı değil ama kitleleri harekete geçirebilecek bir şey. Ezilmiş bir sınıf var ve Lenin’in dediği gibi ‘’ Ezilenlerin şiddeti meşrudur’’. Benim silahım sinema. Yine bir yazarın dediği gibi ‘’sanat içinde geleceği barındıran bir silahtır’’. Kurşunun yoğunlaşması ile alakalı bir durum olduğunu düşünüyorum. Yani izleyen kötü bir kısa film izledim diyebilir ama iki kişi de bu politik bir film bizlere bir şeyler veriyor demeleri benim ulaşmak istediğim bir hedef olabilir.

Politik bir film yaparken sanat kaygınız oluyor mu ?

Sinema ya da sanat yapıyorsan göstergesel anlamda bir estetik olması gerekiyor. Ama ben şu film için düşünmedim. Çünkü o çektiğim dönemde ihtiyacımız olan şeyleri tek başıma yapamazdım. Benim komünal yaptığım iş ile güzel bir sonuç ortaya koydum diyebilirim.

Sanatı silah olarak kullanırken, sanat kaygısı gütmedim diyorsunuz. Bu film nasıl silahınız oldu?

Sadece politik olan bir film sanatı silah olarak kullanmaya elbette yetmez.  Nara atarken alt metni olması gerekiyor. Hikayenin kendisi de o alt metne hizmet ediyor. ‘’Birisi çıksa ben de çıkarım’’ cümlesi bile aslında alt metni olan bir şey. Bu her kesime silah aslında. Sanatçılık kısmı oyunculuğu, çekimi… vs. değil yalnızca. Bunun hepsi örgütsel anlamda bir silah. Sanat kisvesi, neyi nasıl yaptığınla alakalı. Tıpkı Aristo’nun dediği gibi : Görmekle bakmak arasında fark vardır. Benim politik bir alt yapım yoksa sadece güzel ya da kötü bir film izlerim. Politik alt yapım varsa yumruğu kaldırmış bir film olarak görürüm.

Daha önce de aldığınız ödüller oldu. Bundan sonrası için bu başarılar size nasıl bir rol verdi?

Büyük bir yük ve sorumluluk katıyor bana ama aynı zamanda güzel bir motivasyon oluyor.  İzleyen binlerce veya bir kişi benim için tutarlıdır. Bir kişi bile sadece bir slogandan ibaret görmüyorsa benim için mutluluk kaynağı oluyor. Bundan sonraki işlerim yine politik olacak. Çünkü o gelenekten geliyorum. Sinema benim için bir amaç değil araçtır. Bir sonraki işimde takdir görmekten öte, kitlelere ulaşabilmek benim için daha önemli. Ödül almak, festivallerde olmak, yarışmalarda olmak bu işin keyifli kısmı.

Evet, bu film politik ama aynı zamanda da bize çuvaldızı batıran bir film.”

Filmde, rüyayı gören kişi kendisini de o rüyanın içinde görüyor ama hala etrafından bir yorum bekliyor. Öyle miyiz gerçekten? Sürekli bir açıklama ve onay mı bekliyoruz?

Yaşadıklarımıza isim koyamıyoruz ve koymak istemiyoruz. Devlet sürekli denetim altında tutuyor bizi. O rüya da bir metafor. Yapmak istediklerimizi ve yapamadıklarımızı içgüdüsel olarak yapıp yapmadığımızı tartışıyor. Orada asıl olan kedi figürü. Diğer bütün nesnelerden üstün gördüğümüz insanı, orada daha kısıtlı ve ezilmiş görüyoruz. Oradan geçen kedi insanlardan daha özgür. Kedi, kendi çemberini çizebiliyor. Çünkü onların dünyasında bir sistem arayışı yok ve insanların dünyasında var.  Bu da bizleri kısıtlıyor. Mutsuzluktan yakınan ve bunun için tembellik eden insanları anlatıyor. Aslında mutlu olduğumuz her zaman da özgür değiliz. İnsanların güç kazanması tamamen toplumla yaşadığı ilişkilere bağlıdır. Günümüzde de en büyük cezamız yalnız bırakılmak oluyor. Etrafımızdakilerle iletişimimiz de bir nokta olabilir bu filmde. Evet, bu film politik ama aynı zamanda da bize çuvaldızı batıran bir film. Ve ben bu filmi çekerken kendime de ‘sen de öylesin’ dedim. Kapitalizmi bertaraf etmedikçe bu sistemi içinde olarak besliyoruz ve devam ettiriyoruz. Bu çemberden kurtulmanın tek koşulu, insanların faşizan duygularından kurtulabilmeleri. Devlet, eril bir zihniyeti dikte ediyor ama bir yandan da bunları çekelim, konu edinelim diye bizleri rahat bırakıyor.

Bu faşizanlığın sürdürülmesi demişken, filmde nereden geldiği belli olmayan o sese güç verenlerin, o sesi dinleyenler olduğunu görüyoruz…

Bizi harekete geçirmeye çalışan birisi var. Ama herkes o kişinin başkası olmasını bekliyor, izlerken biz de o rüyaya kapılıyoruz ve oradaki insanlarla ‘o sesi’ dinliyoruz. Güç kimin elinde belli değil ve o gücü kimin kıracağı belirsiz. Günümüzde de tam bunu yaşıyoruz.

Bu filmde maddi sorunlarla nasıl savaştınız?

Bağımsız kısa film veya sinema yapmak Türkiye koşullarında çok zor. Minimal bir bütçeyle çektim. Ekip arkadaşlarım gönüllü olarak gelen ve komünal bir çalışmayla ortak olan insanlardı. Ekipman, figüran eksiği işimizi zorlaştırıyor. Politik bir film olduğu için sponsor bulmak çok zor. Film hayal ettiğinin yüzde biri çıkıyor. Film ne kadar güzel başarılar elde etse de benim beklentimin altında kaldı. Bağımsız sinema pek dikkat çekemiyor. İnsanlar da para kazanamayacağı için fazla yanaşmıyor zaten. Seyircisi de az. Bugün gişe rekorları kıran bir film de politiktir. Ama onun politikası paradır. Ya bir şey anlatmak istersin, bu senin ideolojine kalmıştır ya da para kazanmak istersin. Böyle değerlendirmek lazım.

Filmde eleştirilen insanlara nasıl ulaşacaksınız? Politik bir film olduğu için farklı kesimlerden insanlara ulaşmak zor değil mi?

Dünya kötü bir yer olduğu için sinema var. Sen bir yola giriştin, maddi manevi bedel ödedin ya da zorunda hissettin. Bir partiye oy veren insanları düşünelim, bizimle uyuşmuyorsa bazıları onları hep ezer, eleştirir. Makarnacı diyen olur, kömürcü diyen olur… Benim sanatım entelektüel kesime hitap ediyor diye bir kisvesi yok. Malum partiye oy veren insanları eleştirmek yerine onlara ulaşıp, onları kazanmak lazım diye düşünüyorum. Halkı bu şekilde ezip ‘halk anlamadı’ demek etik değildir. Bu filmde olmaz ama başka filmde ulaşırsın. Dünya kötü bir yer ama bir gün iyi olsun diye sanat yapıyorum. Ulaşmak meselesi bir süreçtir.

Mesajı yoğun olan bir film yapmışsınız. Filminize inanıyor musunuz?

Evet. Bir kişi bile olsa benim için umuttur. Suç ve Ceza Film Festivali’ne davet edilmem benim için bir adımdı. Film çekmek, sarılmak gibi bir şey. Filmim ile benim gibi düşünene de düşünmeyene de sarılıyorum. Sarılmanın gücüne de inanıyorum. Fiziksel şiddete karşıyım ve sanata tutunuyorum. Buna inancım tam. Sinema güçlü ve evrenseldir.

Bir sonraki projelerinizden bahsetmek ister misiniz?

Kot Farkı diye bir kısa film düşünüyorum. Bu yaşanmış olayların kurmaca bir hikayesi olacak. Merdiven altında yapılan kot taşlama işini konu edinmek istiyorum. Silikozis denen hastalığa maruz kalmış insanların hikayesini anlatacağım. Patronların yasal olmadan işlettiği mekanlarda yaşanan zorluklardan yola çıkarak, haberlerden, yaşanan hikayelerden beslenerek yaptığım bir iş olacak. Bu eşitsizliğin karşısında da diz çökmemek buna dikkat çekmek de bir sanattır. O insanlar ailesinden uzak kalıyor, üç kuruş para için. Kendi bedenlerine saygı duymuyorlar. Kapitalizm adı altında harcanıyorlar. Bu aslında Türkiye alegorisi ve kot taşlama adı altında işlenecektir. Toplumla bunu paylaşmak istiyorum. İnsanların nasırlaşmış ellerinden doğayı güzelleştiriyoruz biz. Çok paralar verip aldığımız kotlar nasıl şartlarda yapılıyor o insanlar nasıl çalışıyor insanlara göstermek istiyorum.Ben gördüklerim için sorumluluk hissediyorum. Yine kısa metraj olacak. Kısa metraj uzun etki cümlesini savunuyorum ben. İleride uzun metraj yapar mıyım bilmiyorum ama şimdiki projelerim kısa film. Yaptığım iş sadece iş olarak görülsün istemiyorum. İnsanlar sanat ve içerikle adımı ansın yeter.

Bu film için amatörlük filmim diyebilir misiniz?

Halktan birinin gerçek ya da gerçeğe yakın filmi diyelim. Amatör ya da profesyonel yalnızca aldığın para ile alakalıdır. Ben bundan para kazanmıyorum. Sadece güzel insanlar kazanıyorum. Amatör ruhlu birinin filmini izliyor sayabilirler izleyiciler kendilerini. Profesyonelliği kaşe olarak gören insanlar sanat değil sadece iş yapmış olurlar.

Festivalin detayları için: http://www.icapff.com/tr/ana-sayfa