Kendi türünüzden bir dostunuz bir arkadaşınız öldürülse tarif edilemez bir acı duyardınız herhalde. Bu acıyı ben dâhil birçok yaşayanımız vardır. Bu durumda içimizi inanılmaz bir hüzün, öfke ve çaresizlik hissi kaplar. Adalet gerçekleşmiyorsa bir şeyleri kırıp dökmek ve intikam almak isteriz belki de. Edebiyat ve sinema tarihinde insanın bu öfkesini dile getiren sayısız örnek vardır. Kleist’ın gerçek bir vakayinameden esinlenmiş Michael Kohlhaas’ında ya da Dostoyevski’nin yine gerçek bir olaydan esinlenen Suç ve Ceza’sında olduğu gibi. Kleist’ın Kohlhaas karekteri atlarının ve karısının öldürülmesi sonucu adalet gerçekleşmeyince Saksonya Eyaletini baştan sona yakacak bir isyan başlatırken, Dostoyevski’nin Raskolnikof’u zengin ev sahibini öldürüp mal varlığına el koyarak ekonomik adaletsizliğe isyan eder. Dostoyevski Raskolnikof karakterini 1800’lerin Fransası’ndaki bir olaydan feyz alarak oluşturmuştur. O yıllarda Fransa’da bir hukuk fakültesi öğrencisi, yoksulluğa isyan edip aşırı zengin birisini öldürür. Ve bunu mahkemede “ben yoksulluktan eğitimime devam edemezken birileri bu kadar zenginse onu öldürme hakkım var” diye savunur. Hukuk öğrencisi giyotinle idam edilir fakat sebep olduğu tartışma tüm Avrupa’ya yayılır.

İnsanın insana ettiğinin yarattığı adaletsizlik duygusu, sıkça edebiyat ve sinemaya konu olurken nedense insanın, hayvana ve doğaya ettiği adaletsizlik edebiyatta da sinemada da pek yer tutmaz. Polonyalı yazar Olga Tokarczuk, Türkçeye Neşe Taluy Yüce’nin çevirdiği Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde romanıyla bu gidişata ciddi bir çomak sokmuş gibidir. Tokarczuk’un romanı: insanı türcülüğüyle yüzleşmeye davet eden ve bunu yoksulluk, erkek egemenlik, doğa tahribatı konularıyla çok iyi bağdaştıran ve hayvanların acısına bakmayı reddedip harekete geçen baş karekteriyle duygusal atmosferi çok yüksek bir romandır. Yakın zamanda okuduğum ve hayal kırıklığına uğradığım başka bir eko – eleştirel romandan sonra bu kitabı tereddütle elime aldığımı söylemeliyim. Fakat korkumun yersiz olduğunu romanı okuyunca sevinerek fark ettim. Tokarczuk’un romanının geçtiği kasaba, Andrey Zvyagintsev’in müthiş filmi Leviathan’daki adaletsizlik dolu kasabayı, daha büyük ölçekte de Melih Gökçek Ankarası’nı hatırlattı bana. Kasabada, polis amiri, belediye başkanı ve mafyanın hakimiyetinde yoksulluğun yaygın olduğu patriark bir yaşam hüküm sürmektedir. Herkesin her türlü şiddeti normalmiş gibi kabul ettiği kasabada, düşünceleriyle ters düştüğü için mühendisliği bırakıp gelip burada kıra yerleşen Janina, davranışlarıyla tuhaf bulunmaktadır. Doğaya ve hayvanlara tutkun münzevi yaşamıyla çoktan çatlak ilan edilmiştir. İnsanlara, sorduğu samimi sorularla rahatsızlık verirken, sadece kendisi gibi yaşamın köşesinde kalmış kendi taktığı isimlerle Dyzio, Garip, Müjde ve Boros’la iyi arkadaşlık kurar. Onu sadece onlar anlamaktadır. Yaşlı sayılabilecek bir kadın olduğu ve deli olarak görüldüğü için fazla ciddiye alınmamaktadır Janina. Ancak Tokarczuk, romanda Janina’nın yaptığı kültürleri birleştiren Wiliam Blake çevirisi ve doğayla uyumlu sade yaşam üzerinden anlamlı olanın ne olduğu üzerine ciddi bir sorgulamaya girişerek çok sevdirir bize Janina’yı.

İnsanlara öfkelidir Janina, dört çeker jeepleriyle gelip savunmasız hayvanları avladıkları, ilişkilerinde kaba davrandıkları ve mafyatik tavırları için. Tıpkı bizim kedi ve köpekleri zehirleyip öldüren, horoz ve köpek dövüşü yaptıran insanlara öfkelendiğimiz gibi. Vejetaryen olarak yaşayan Janina, hayvan öldürmeyi cinayet olarak görmektedir. “ Bir kebap ya da köfte sipariş ettiğinizde – aslında ne alıyorsunuz? Bunda kötü bir şey yok. Suç normal, günlük aktivite olarak kabul ediliyor. Herkes suç işliyor. Toplama kampları normal olsaydı, dünya işte tam böyle görünürdü. Kimse onları yanlış bulmazdı.” 1 

Bir parantez açarak Gary L. Francione’nin İnsan Neden Vegan Olur kitabında, insanın köpek ve horoz dövüşüne tepki gösterirken başka hayvanları kesip yeme çelişkisini çok güzel ortaya koyduğunu anmadan geçmeyelim. 

Janina, ormandaki geyiklere ve avcılar tarafından öldürülen köpeklerine kızlarım diye hitap etmektedir. Tüm geyiklere kızlarım diye seslenmesinde erkek egemenliğe ve avcılığa büyük bir tepki vardır. Janina, büyük bir farkındalıkla insanın insana kurduğu tahakkümün, insanın hayvana ve doğaya kurduğu tahakküm şeklinde kibirli bir ilişkiye dönüşmesinden nefret etmektedir. Hayvanların yalnızca tüketilecek birer nesne gibi görülmesi onu çılgına çevirmektedir. Bu duygularını, herkes kilisedeyken -kendisi de ava giden-  papaza kusmaktan da hiç geri durmaz. Goethe “Dünya hassas kalpler için çekilmez bir yerdir” demişti. Özellikle hayvanlara yapılan işkence söz konusu olduğunda, Janina’nın yoldaşı diyebileceğimiz Burak Özgüner’in kalbi gördüğü acılara dayanamayarak 9 Kasım 2019’da durmuştu. Burak Özgüner, Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin koordinatörüydü ve ölmeden önce katıldığı bir radyo programında, takip ettiği hayvan hakları davalarındaki görüntülere sürekli maruz kalmaktan psikolojisinin çok zorlandığını ve terapistinin biraz mola vermesini istediğini söylemişti. 

İnsanların, hayvanları sadece tüketilecek ya da kullanılacak birer nesne gibi görmesinin yaratacağı faşizm ortamını ilk gören Adorno’nun şu sözü sanki Jania’nın kulaklarında yankılanmaktadır. “Auschwitz’e giden yol mezbahalardan geçer.” Zira Janina’nın nefret ettiği kasaba zenginlerinden birisi mezbaha sahibidir. Ve ironik bir şekilde Auschwitz Kampı Polonya sınırları içerisindedir. İnsan merkezli kibirli bir dünyanın geleceği olmayacağını yüksek sesle söyleyen Paris Komünarı Elisee Reclus, janina’nı yoldaşı gibidir. İkisi de pasifizmi değil eylemciliği seçmiştir kendi meşrebince. Reclus anarşist siyasal mücadelesi ve hayatı boyunca vejetaryen olarak yaşamış, türcülüğe ve cinsiyetçiliğe  hep karşı durmuştur.  Janina’nın da anarşist şair William Blake’i büyük bir tutkuyla çevirmesi ve Çekya’da bile kitaplarının izini sürmesi boşuna değildir. Kitabın isminin Blake’in bir dizesi olması ve  yazar Olga Tokarczuk’un ekoloji aktivistliği de buna eklenince taşlar iyice yerine oturmaktadır.

Yazının bundan sonraki kısmı spolier içermektedir.

Kasabada işlenen seri cinayetlerin az çok birbiriyle bağlantısı kurulabilmekte ancak elinde pazar poşetiyle dolaşan yaşlı bir kadından kimse bu cinayetleri beklemez. Romanın sonuna kadar cinayetler bir türlü çözülemez zaten. Bütün giz bu poşettedir. Janina, cinayetleri bu poşete koyduğu buz kalıplarıyla işler ve geyiklerin avcılardan intikam aldığı pozisyonu yaratmaya yönelik izler oluşturur. Cinayetleri onun işlediğini polisten önce arkadaşları fark eder ve ona hak vererek Çekya’ya kaçmasına yardımcı olur. Janina, alet olma durumunu ters yüz ederek kendisini acı çeken hayvanların intikam almasının bir gönüllü aleti olarak görür. Ve işlediği cinayetlerden hiç pişmanlık duymadan arkadaşlarıyla bağlantılı olarak Çekya’da yeni bir hayata başlar. Çünkü o kendince kendini savunamayanların savunucusu olmuş ve bunu son derece meşru görmektedir. Defalarca şikayet ettiği ve yasaklanmasını istediği avcılık vahşetiyle ilgili beklediği adalet kapısından umudu kesip kendi adaletini gerçekleştirmiştir.

  • Olga Tokarczuk, Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, syf 122,  Timaş Yayınları 2020