Ruben Östlund bu kez iğneyi Avrupa’nın gösterişçi kültürel yapısına batırıyor.

Ruben Östlund’un Palme d’Or ödüllü kara komedisi The Square, birçok eleştirmen tarafından çağdaş sanat dünyasına yönelik şiddetli bir hiciv olarak nitelendirildi. Film, kültürel alanda gücü elinde tutan seçkin zümreyi kendine özgü ve acımasız bir şekilde eleştiriyor. Batı’da politika, kültür ve medyaya egemen olan bu zümrenin nasıl duyarlılık tasladığını gözler önüne seriyor.

Stockholm’de bir çağdaş sanat galerisinin küratörlüğünü yapan Christian (Claes Bang), elit zümreyi temsil eden bir arketip olarak karşımıza çıkıyor. Christian, eski aristokrat sınıfının günümüzdeki karşılığı olan yeni yüksek tabakanın bir üyesi. Christian ve ekibi günlerini çoğunlukla hiçbir şey üretmeden, günlük işlerle uğraşarak ve partilere katılarak geçiriyor. Christian kendisini ‘yarı kamusal şahsiyet’ olarak adlandırıyor. Diğer taraftan galeriye katılımın çok az olduğunu görüyoruz. Filmin açılış sahnesinde Christian bir yandan galerinin önemini sanatsal dilde açıklarken bir yandan sergilerin halka nasıl bir fayda sağladığını ifade etmeye çalışıyor. Galerinin ve sanatçı zümrenin yaşam tarzlarının ödeneği neredeyse tamamen kamusal para ile sağlanıyor.

Christian’ın galerisi X-Royal eski bir saray olduğundan bu yeni elit zümrenin ‘hoşgörülü’ sergileri, tuhaf gösterileri ve çılgın performans sanatları bir zamanlar İsveç kral ve kraliçelerinin yaşadığı odalarda gerçekleşiyor. Sarayın önünde duran at sırtındaki bir soylunun heykeli yeni serginin göz bebeği olan ‘Kare’ye yer açmak için yerle bir ediliyor. Galerinin girişinde ışıklarla çevrilmiş bir dikdörtgen üzerinde yazan levhada “Kare: güven ve şefkatin tapınağı. Burada hepimiz eşit haklara ve yükümlülüklere sahibiz” yazısı bulunuyor. ‘Güvenli bir alan’ oluşturan bu sanat eseri, eşitliği ve kültürel alanda elit zümrenin hoşgörüsünü temsil etmesi gerekirken aslında gerçek hayatta bunun tam tersini temsil ediyor. Serginin tanıtımından sorumlu reklam ajansı viral bir video çekiyor. Videoda ‘Kare’nin içinde uyuyan evsiz ve kimsesiz bir sokak çocuğu aniden patlayarak parçalara ayrılıyor.

Dışarıdan bakıldığında erdem timsali gibi görünen karakterler aslında sadece kendilerini önemseyen ve geri kalan herkese yukarıdan bakan bir portre çiziyorlar. Kendi zümrelerinin dışında kalan herkes onlar için birer baş belası, özellikle dilenciler ve suçlular.

Filmde Christian sokakta kandırılıp soyulduktan sonra telefonunun izini toplu konutlara kadar sürüyor ve onu geri alabilmek için bir plan kuruyor. ‘Adaletin Teslası’ adını verdiği elektrikli arabasıyla evin önüne kadar geliyor ve telefonunu geri alabilmek için apartmanda yaşayan herkesi zan altında bırakarak bütün kapıların önüne tehdit mektubu bırakıyor. Bu mektuplar sonunda olayla alakasız bir çocuğun hayatını cehenneme çeviriyor.

Christian bir noktada Amerikalı bir gazeteci olan Anne (Elisabeth Moss) ile tek gecelik ilişki yaşıyor. İlişkiye girdikten sonra Anne, çöpe atmak için Christian’dan kullanılmış kondomu istiyor fakat Christian kondomu vermeyi reddediyor. Aralarında geçen uzun bir çekişmeden sonra Anne haklı bir şekilde: “Kendini çok büyük bir halt sanıyorsun, öyle değil mi?” diye soruyor.

Performans sanatçısı Terry Notary’nin galerinin zengin sahiplerini dehşete düşüren alışılmadık maymun taklidi sahnesinin damga vurduğu film, sanat dünyasının içinden birçok komik, karanlık ve absürt dakikalara sahne oluyor. Öteki yandan Christian ve onun çevresindeki insanlardan oluşan çember, onların liberal gösterişlilikleri ve halka karşı takındıkları küçümseyici tutumları politika, medya, akademi ve sivil halkın içinde de bulunan ve kolayca karşılaşabileceğimiz bir zümre.

Yüksek tabaka ve değerlerine seçim sandığında başkaldırılan bir çağda, sanat camiası çoğu zaman özleleştiri yapmaktan kaçınmıştır. Fakat The Square’in eleştirisi, kültürel düzeni elinde tutan kurumların gerçek güçlerini saklamalarına yardım eden cilalı erdem tahtasını paramparça ediyor. Yeni elitlerle tanışın! Şu eskilerin aynısı olan.

Kaynak