Geçmişten beri edebiyat ve sanat çevrelerinde “Sanat toplum için mi vardır, yoksa sanat kendisi için mi vardır?” tartışmaları yapılmaktadır. Bu konuda bazı yazarlar ve önde gelenler sanatın toplum için olduğunu ve onun sorunlarını yansıtması gerektiğini düşünürler. Bazıları ise sanatın sadece sanat için var olduğunu ve böyle bir sorumluluğu olmadığını savunurlar. Bu yazıda ele alacağımız bazı değerli yazarlarsa o dönemin sorunlarını kendi bakış açılarıyla ele almışlar ve bize o dönemi gerçekçi bir şekilde yansıtmışlardır. Bu nedenle diyebiliriz ki bu yazarlar sanatı, yani edebiyatı, toplum için kullanmışlardır.

Rıfat Ilgaz, Karartma Geceleri adlı romanında bize İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’de yaşayan hasta bir öğretmen ve toplumcu bir şairin polislerden kaçışını anlatır. Yazar bu kaçış sırasında ülkenin durumunu, insanların yaşayışlarını ve şairin hayatını büyük bir gerçeklikle ortaya koyar. Şair, kitabın başında da anlatıldığı gibi en sonunda yakalanmıştır ve biz, onun hikâyesine hapiste bir arkadaşına anlatırken şahit oluruz.

Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları adlı kitabında ise 1939 yıllarında yine 2. Dünya Savaşı zamanında Türkiye’deki insan manzaralarını gözlerimizin önüne serer. Bu kitapta tam olarak bir olay örgüsü görülmez. Kişiden kişiye geçen dağınık bir anlatımı ve geniş bir zaman kapsamı vardır. Şiir, düz yazı ve senaryo teknikleri kullanılmış ve serbest nazımla yazılmıştır.

Bunların dışında hikâye olarak ise Yaşar Kemal’in Halis Serkisaf adlı öyküsünde Anadolu’da yaşayan, ırgatların çalışma saatlerini düzenleyen ve onlara bekçilik eden bir hacının anısı anlatılır. Bu hacı, kendisine satılan saatin bozuk olduğunu kendi cahilliğinden çekindiği ve kendi bozduğunu sandığı için kimseye söyleyememekte ve hayatını böyle devam ettirmektedir.

Aziz Nesin’in Açık Arttırmayla Amerikan Eşya Satışı adlı hikâyesinde ise uyanık bir arkadaşıyla birlikte babasının evindeki ve kendi evindeki eski püskü eşyaları Amerikan bir çavuşun Amerikan malı eşyaları olarak satan bir karakterin hikâyesi anlatılır. Amerikan meraklısı zengin kesim ise buna kanarak eski eşyalara değerlerinin çok daha fazlasını verip onlara sahip olurlar. Hikâyenin sonunda ana karakter kurnaz arkadaşı tarafından kandırılıp tuvalette kilitli bir şekilde yalnız bırakılır.

Son olarak Orhan Kemal’in yazdığı Önce Ekmek hikâyesinde maddi durumu çok kötü olan bir ailede işsiz babanın karısına ve kızına çalışmaları için yaptığı baskı anlatılır. Kızı, babasının bu isteğini kabul ettiğinde ise kendi çocukluk hayali de okumak olduğu için üzülür ve kendi içinde bir çelişki yaşar.

Rıfat Ilgaz’ın Karartma Geceleri adlı romanında, Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları adlı kitabında ve Orhan Kemal’in Önce Ekmek adlı hikâyesinde bu üç yazarın toplumu gerçekçi bir şekilde sorunlarıyla beraber yansıttıklarını görüyoruz. Örneğin Önce Ekmek hikâyesinde Orhan Kemal, işsiz babanın hem içki problemini ve karısıyla çocuğuna karşı sert davranışlarını hem de kızının onun dayatmasını kabul ettiği zaman duygulanmasını beraber yansıtır. Bu hikâye işsizliğin artmasıyla beraber kadın ve çocukların da çalışmaya zorlandığı bir aileyi, yani toplumu anlatır. Bu zorlamayı yapan kişiler ise kendi hayallerinde olduğu gibi çocuklarının da okumasını istedikleri için kendi içlerinde çelişki yaşarlar. Bu hikâye de bize insanların düzen içindeki gerekliliklerin onları istemedikleri şeyleri yapmaya ittiği ve bu zorunlulukların onları ikilemde bıraktığını yansıtmak amacıyla yazılmıştır.

Karartma Geceleri ve Memleketimden İnsan Manzaraları‘nda ise durum biraz daha geniş ölçekte ele alınır. Bu iki romanda da yine toplumun yaşadığı sıkıntılar ve güçlükler gösterilir; fakat ön planda daha belirgin sorunlara yer verilir. Karartma Geceleri‘nde İkinci Dünya Savaşı sırasında halka uygulanan baskı, geceleri karartma kuralları, sokağa çıkma yasağı, kimlik kontrolleri gibi olaylar anlatılarak o dönem koşullarına dikkat çekilmiştir. Romandaki ana karakter, Mustafa, özgürlüğün kısıtlandığı, devletin herkesi istediği gibi kontrol edebildiği, gerekirse tutukladığı bir zamanda yaşamaktadır; fakat o bunlara rağmen şiirlerinde halkı anlatmakta ve halk için yazmakta bir sakınca görmez.

Kendisini başkaları gibi politik olarak solcu veya yazılarında toplumcu biri olarak görmek yerine o “kendi bunalımlarını ve toplumun sıkıntılarını” (Ilgaz, 2013, s. 44) yazmaya kendini adamıştır. Daha sonra bu kendinden gelişen ve insanların ona atfettiği solcu kimliği, dolayısıyla da yazılarına ön yargıyla yaklaşılması nedeniyle hakkında tutuklama emri çıkarılır; ama Mustafa, halkının sorunlarını yazdığı için kendini suçlu hissetmez ve teslim olmayı reddeder. Kitapta da teslim olması gereken bir arkadaşıyla konuşurken şöyle der ve o günün koşullarını bize yansıtır:

“Özgürlük içinde yaşayan bir ülkenin şairi olarak yazdıklarımdan kuşkulandılar mı kendimi savunmak için aydınca bir hesaplaşma olurdu mahkemeye çıkışım. Toplum karşısında açık açık bir hesap verme olurdu. Gördüğüm tepki, bana öğretirdi yazdıklarımın anlamını, sanatçı olarak görürdüm şiirimin başarısını ya da yerine oturmadığını. Bugün beni çağıranlar bana bu olanakları vermemek için çağrıda bulunmuyorlar ki. Başımı ezmeye karar vermişler. İbret olsun diye.” (Ilgaz, 2013, s. 44)

Rıfat Ilgaz, kitabında Mustafa karakterinin ağzından da söylediği gibi o dönemin siyasi ve toplumsal baskılarını eleştirmekte ve bunlara karşı solcu bir tavır takınmaktadır. Yine Mustafa’nın ağzından söylediği gibi “Bütün sorunlarını çözümlemiş toplumlar henüz yok! Sanatçı hangi toplumda olursa olsun bu sorunları bulup çıkarmakla görevli kişidir.” (Ilgaz, 2013, s. 46) sanatçının toplumdaki sorunları bulup bunları halka göstermesi gerektiğini düşünmektedir.

Memleketimden İnsan Manzaraları‘nda da Nazım Hikmet, halkı çok gerçekçi bir şekilde yansıtır ve toplumsal ve siyasi bazı eleştiriler yapar. Kitabında Anadolu’dan, farklı sosyal sınıflardan ve mesleklerden birçok kişiye yer verir ve bunların arasındaki sosyal farkları ele alır. Örneğin askerlerin hala toplum içinde üst bir konumda olduğunu sayfalar boyu “Mehmetçik, memet.” (Hikmet, 2012, s. 49-55) ikilemesini kullanarak vurgular. Ayrıca Nazım Hikmet kadın-erkek arasında da eşitsizliklerin olduğunu söyler. Türk kadınına atfedilen namuslu olma ve tecavüzün tabu olması durumu gerçekte çok daha farklıdır. Hatta halkın içinde olağan bir durum halindedir.

Genel olarak baktığımızda Nazım Hikmet toplumda hâlâ sınıfsal farklılıklar olduğunu, eşitsizliğin ve kültür farklılıklarının bulunduğunu, teoride geçerli olan söylemlerin gerçekte öyle işlemediğini, kullandığı kişiler ve olaylar vasıtasıyla bizlere aktarır. Aynı zamanda bu sosyal yorumunu siyasi bir eleştiriye de bağlar ve devletin halkın geneline yüklediği “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış, cinsiyetsiz bir kitle” olgusunun gerçekte doğru olmadığını, toplumun hala sınıflar içerdiğini halka göstermeye çalışır.

Aziz Nesin’in Açık Arttırmayla Amerikan Eşya Satışı hikâyesi ve Yaşar Kemal’in Halis Serkisof hikayesinde ise yazarlar toplumla ilgili farklı bir konuya değinirler. Yaşar Kemal, hikayesinde cahil bir ırgat bekçisi olan karakterinin haksızlığa uğramasına rağmen cahilliğinin ortaya çıkmaması için sessiz kalmasını anlatır. Etrafındaki insanların onla alay etmemesi ve onu üstün görmeleri için hayatını bir yalanla beraber yaşar. Yaşar Kemal bu hikayede insanların cahilliklerini saklamak için neleri göze aldığını, haksızlıklara boyun eğdiklerini ve çevrelerindeki insanların görüşlerine ne kadar değer verdiklerini anlatır.

Aziz Nesin’in hikayesi de bu açıdan Halis Serkisof ile benzeşir. Onun hikâyesindeki zengin kesimi yansıtan karakterlerde de batı, özellikle de Amerika özentiliği vardır. Ne olursa olsun Amerika’dan gelen kişileri, eşyaları vb. kendilerinden ve kendi eşyalarından üstün görürler. Bu yanılgıdan dolayı kurnaz bir kişi tarafından eski püskü eşyaları çok fazla paralar vermek üzere kandırılırlar. Hikayede geçen abartı bir olayda Amerikalı kişinin çamaşırının bile alıcısı çıkar:

– Arnold çavuşun naylon külodu… Yalnız iki defa kullanılmıştır. Elli lira…
– Doğrusu elli lira etmez. Hiç olmazsa beş on kere giymiş olsaydı, beş yüz de verirdim. (Nesin, 1986, s. 149-153)

Ayrıca bu mallara sahip kişiler de çevrelerinde diğerlerine göre daha üstün konuma geçer. Hikayede de iki kadın arasında:

Vah, vah, vah.. Yazık oldu takıma. Kimin üstüne kaldı?
– Sena Hamfendi’nin.
– Gördünüz mü? Bunu bana inat yaptı. Şu yemek takımını da ben alayım da, çatlasın… (Nesin, 1986, s. 149-153)

şeklinde geçen bir olayda bu durumu görebiliriz. Aziz Nesin, bu şekilde abartı örnekler vererek toplumdaki Amerika özentiliğinin yüksek boyutlara çıkmasını alaycı bir dille eleştirir.

Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi önemli yazarlarsa yaşadıkları dönemin sorunlarını kendi bakış açılarıyla ele almışlar ve bize o dönemi gerçekçi bir şekilde yansıtmışlardır. Bu nedenle diyebiliriz ki bu yazarlar sanatı, yani edebiyatı, toplum için kullanmışlardır. Yazar ve şairler o dönemdeki toplumsal sorunları bulup ortaya çıkarmışlar, toplumdaki eşitsizliklere, yanlış anlaşılmalara, baskılara, düzendeki bozukluklara ve toplum içindeki gereksiz yarışlara dikkat çekerek diğer insanların da bu konularda farkındalık kazanmasını istemişlerdir. Bu konulardaki tavırlarını da halkın içinden gerçekçi kişiler ve olaylar seçerek yansıtmışlardır.

Kaynakça:

  • Ilgaz, Rıfat. (2013) Karartma Geceleri. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Kemal, Orhan. (1995)“Önce Ekmek,” Önce Ekmek içinde. İstanbul: Tekin Yayınevi: 5-10.
  • Kemal, Yaşar. (2004)“Halis Serkisof” Sarı Sıcak içinde. İstanbul: YKY: 104-112.
  • Nazım Hikmet. (2012) Memleketimden İnsan Manzaraları. Şiirler 5. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
  • Nesin, Aziz. (1986) “Amerikan Eşya Arttırması,” Deliler Boşandı içinde. İstanbul: Adam
    Yayıncılık: 149-153.