Cinsiyet; bireyin hormonal, kromozomlar, iç ve dış cinsel organların belirlendiği biyolojik farklılıktır. Cins kimliği ya da cinsiyet kimliği ise; bireyin erkek ya da kadın olarak içine doğduğu toplumda var olan ve bireye kazandırılan rol, davranış ve karakterlerdir. Tek başına biyolojik farlılıklar ile açıklanamayan cinsiyet kimliği kazandığı biçim ve içerik ile yansıttığı nitelikleri toplumsal cinsiyetçiliğe yol açmıştır. “Ortada kişilerin sahip olduğu söylenebilecek “bir” toplumsal cinsiyet mi vardır, yoksa “ben erkeğim, ben kadınım” sözlerinin ima ettiği gibi toplumsal cinsiyet kişinin olduğu söylenebilecek özsel bir nitelik midir”¹ Burada sorgulamamız gereken konu toplumsal cinsiyetin nasıl ve nerede oluştuğudur? Toplumsal cinsiyetin oluşumunda bizim, yani toplumsal bir varlık olup evrenin ve yaşamın sürdürebilirliğini sağlayan her bir bireyin teker teker bu oluşumun neresinde olduğu ve bu süreçte olumlu ve olumsuz nasıl bir rolünün olduğudur? Çünkü toplumsal cinsiyet, biyolojik olarak var olmayıp, toplum tarafından inşa edilmiş olan cinsiyetin kültürel yorumu, kültürel inşasıdır.

Toplumun her alanı en küçük kök hücresine kadar toplumsal cinsiyetçilik ile iç içedir, cinsiyetçilik; bazen açık bir şekilde bazen ise insan davranışlarında ve kararlarında örtük olarak bazı çağrışımlar şeklinde bulunur. Toplumsal cinsiyetçiliğin var ettiği bu sorun kadın ve erkeğin ortak sorunudur. Kadın sorunu ya da erkek sorunu değil bir toplum sorunu olmasına karşın halkın gözünde “kadın sorunu” olarak kalmıştır. Bugün bu sorunun peyderpey kendi içerisinde büyütüp çarpıcı bir şekilde açığa çıkardığı şey toplumsal cinsel şiddettir. Kabullenmemiz gereken ilk nokta cinsel şiddettin toplumsal bir varoluşun sonucu olarak doğması durumudur. Ama kendimize sormamız gereken soru ise toplumsal cinsel şiddetin neresinde yer aldığımızdır. Toplumsal yaşamdaki duruşumuzu ve yerimizi bildiren nitelikler bizim kimliğimizi oluşturur, peki kimliğimizi yaşamımızda nasıl açığa çıkartırız? Biz toplumsal hayata kimliklerimizle katılırız, kimliğimiz kendimizi ne kadar tanıdığımız, yaşamdaki amaçlarımızın ne olduğu ve başkaları tarafından nasıl ifade edildiğimiz ile ilgilidir. Herkes içine doğduğu topluma göre şekillenir ve bu toplumun var ettiği kimliği kazanır bu aynı zamanda yukarıda da bahsettiğim gibi kültürel inşadır. Bilinç ve irade ise verili olan kimliği değiştirmeyi, dönüştürmeyi ve yeni bir kimlik kazanmayı sağlar. Şimdi düşünelim, toplumsal cinsiyet nedir ve yaşamımızda nerededir?

Toplumsal cinsiyet, cinsler arasındaki eşitsizliğe dayanır mitolojide İnanna ve İştar (MÖ 3000) şahsında yaşanan cinsel kırılma ile başlayan toplumsal cinsiyetçilik cinsiyet kimliğinin ilk oluşumuna örnek olarak gösterilebilinir. Mitlerden günümüze değin gelen ve giderek derinleşen toplumsal cinsiyet diğer manada cins kırımı yalnızca kadın şahsında yaşanmış gözükse de kadına karşı dayatılan iktidar ve köleliğin yanı sıra erkek de bir öz yitim ile karşı karşıya kalmıştır. Erkek egemen kültür çok yönlü ve derin bir kültür olup kadının davranışından, ruhuna, fiziğine ve düşüncesine kadar içselleştirilip bir benlik yitimine yol açmış ve bu durum kadının yapısal hali olarak adlandırılmakla birlikte yaşamın olağan bir durumu halini almıştır. Mülk, nesne… Üzerinde her türlü söz sahibi olunan kadın ve sınırsız güç, iktidar, özgürlük ile donatılmış erkek böylece doğmuştur işte bu, içine doğduğumuz toplumun bize verdiği kimliktir! İki cins olarak yaşamdaki her duruşumuz içine doğduğumuz toplumun niteliklerinin bir toplamıdır. İktidar, hırs ve güç duyguları şiddet, vahşet gibi sonuçları ve temelinde bu anlayışların olduğu, namus cinayetleri, taciz ve tecavüzleri doğuruyor. Tecavüz, neolitik dönemde kadının var ettiği değerlerin çalınması ile birlikte karşımıza çıkmıştır, bu durum tecavüzün zihniyet ve eylem olarak insanın doğasında var olmayan bir olgu olduğunu gösteriyor. Bu yüzden erkek cinsinin içerisinde bulunduğu durumu bir öz yitim, kendi gerçekliğine yabancılaşma olarak adlandırıyorum. “Tecavüz” yalnızca bedende değil; ruhta, düşüncede ve eylemde açığa çıkan özünü ve benliğini yitirmiş bir insan yaratımıdır, içerisinde bulunduğumuz toplumun- kültürün bir ürünüdür. Bu olgu beraberinde; teslim alma, alaşağı etme, iktidar kurma, ele geçirme, aşağılama, üstünlük kurma… duygularını barındırır. Çünkü içerisinde bulunduğumuz toplum ve öğretilmiş kültür bize savunmasız, iradesiz, güçsüz, karar alma ve söz söylemekten yoksun, muhtaç ve aşağı bir kadın modeli var eder. Her birimizin teker teker var oluşu toplumu oluşturuyor ise biz böyle bir kadın tanımının oluşmasının ve cinsel şiddet olgusunun var olmasının neresindeyiz?

Doğar doğmaz pembe ve mavi renkler ile cinsiyetçiliğe büründürülen, yalnızca oğlan çocuğu olarak doğduğu için cinsel organı ile ilgili şakalar yapıp cinsel organı ile güç ve iktidar kurmasına neden olunan, kız çocuğu olduğu için cinsel organını saklaması gerektiği söylenen ve cinsel organından utanması, çekinmesine neden olunan, oyuncakları; bebek oyuncakları ve araba oyuncakları diye ayrılan, oyunları ise “evcilik” oynamak üzerine temellendirilen kadının evde bebeğine baktığı erkeğin ise işe gidip çalıştığı bir yaşamı rol model alıp oynayarak ve bunu zihnine yerleştirerek büyütülen, kız çocuğunu efendi, sakin, söz dinleyen, hizmet eden, “hanım hanımcık”, sıfatlarına büründürüp oğlan çocuğunu ise “sen erkeksin” diyip sözü geçen, güç ve otorite sıfatları ile var edip bu sıfatlar ile bir kimlik kazandırılan, ilkokul çağlarında erkekliğe geçiş olarak adlandırıp süslü törenler ile kutlanılan sünnetler ile zihinlerine girip cinsiyetçi kimlikler kazandırılan çocuklar. Aile içerisinde hükmeden bir erkek ve hükmedilen bir kadın olması bu ilişkiyi rol model alan hükmeden bir oğlan çocuğu ve hükmedilen bir kız çocuğu rollerinin doğması ile yetiştirilen, kız çocuğu olduğu için evde hizmet ettirilip, zorla bağımlı hale getirip, kendisi dışındaki bir bireyin gücüne ihtiyaç duyacak şekilde yetiştirilen ama oğlan çocuğu olduğu için el üstünde tutulan ve erkeğin lehine yer alan namus, töre, ahlak, yasa, gelenek-görenek adları altında kısıtlanan, sınırlandırılan kız çocukları.

Bizler bugün var olan ve ahtapot misali her alana uzanan cinsiyetçiliğin ve cinsel şiddet zihniyetinin var olmasının en büyük nedenleri olarak yarattığımız zihniyetlerin çarpıcı sonuçları ile karşı karşıyayız. Cinsel şiddetin ürkütücü sıklığı yaşanılan olayların toplumsal bir sorun olduğu gerçeğini ortaya koyuyor çünkü bu kadar sık yaşanan bir olayın sorumluluğu yalnızca “birkaç psikopat erkeğe” mal edilemez ölçüde çarpıcıdır. Cinsel şiddet kültürel faktörlere bağlı olmanın yanında öğrenilmiş bir davranıştır. Bu anlamda erkeğe bağlı olarak gelişen ve ilerleyen yaşam çerçeveleri ile sorunu “erkeklik”, “erillik” olarak görmek gerekmektedir. Toplumsal cinsel şiddetin doğmasındaki başat neden toplumsal cinsiyettir, günlük yaşamımızda uyguladığımız cinsiyetçi yaklaşımlara birkaç örnek verdim, bu yaklaşımlar belli bir birikim sonucunda topluma benimsetilerek, sindirilerek var olmuştur.  Toplumsal cinsel şiddet: kadınların ekonomik güçleri, toplumsal üretime katılım oranları, cins eşitsizliği, kültürel tutumlar ve şiddetin ne kadar kurumsallaştığı, kadınlar ve erkekler arasındaki iktidar ilişkileri, toplumsal ve ekonomik statü gibi nedenlerden dolayı karşımıza çıkmaktadır. Bu durum kadınlar üzerinde çok yönlü denetim sağlamak üzere ekonomik, ideolojik, sosyal ve siyasal nedenler ile birlikte inşa olmuştur. Cinsel şiddet’in var olmadığı hiçbir modern toplum olmamakta birlikte,

“ “tecavüz görülmeyen” ve “tecavüz görülen” toplumlar arasındaki farklar incelendi. Bu incelemeye dayanarak, toplumların dişil doğurganlık yetenekleri yerine eril yıkıcı becerilere dayanmasına koşut olarak, erkek egemenliğinin ve kadınları zorla denetim altında tutma eğiliminin arttığını ileri sürdü. Cinsel şiddeti, dişil yetenek ve becerilerin küçümsenmesine bağlayan Sanday’a göre, tecavüz, şiddet kültürünün bir unsuru ve erkek egemenliğinin ifadesidir.”²

Cinsel şiddet içeren erkek egemenliğin ifadesinin bu denli yoğun olmasının bir diğer nedeni ise erkeklerin kendi var oluşlarını gerçekleştirdikleri başka bir iktidar ve güç alanı olan ve kadını “dişi bir et parçası” olarak ifade ettiği pornografinin yaygınlaşmasıdır.

“Birçok feministi rahatsız eden cinselliğin açıkça gözler önüne serilmesi değil, 1970’lerden bu yana pornografide kadın onurunu yaralayan imgelere giderek daha çok yer verilmesi ve şiddetin bu yayınlarda artan bir oranda yer almasıdır. Söz konusu yayınlarda cinsellik giderek şiddet ile iç içe geçmiş olarak verilmekle kalmıyor, bunun kadar endişe verici olan bir başka nokta da, çağdaş yayınlarda, cinsel şiddetin olumlu bir etki yaptığının ima edilmesi.”³

Yaygınlaşan pornografinin içerisinde şiddeti kabul edilir ve makul kılan, şiddeti besleyen etkenler yer almaktadır. Bu durum güç ve şiddet ilişkisinin normal karşılanmasına yol açmak ile birlikte kadın-erkek yaşamının bir parçası gibi düşünülmeye, kadına yönelik düşmanca saldırı ve onur kırıcı davranışların artmasına neden olmuştur. Cinsel şiddetin sıradan, bir durum olarak algılanmasına neden olmak ile birlikte kadınların cinsel şiddet ile karşı karşıya kalmaktan hoşlandığını, cinsel şiddetin tamamen olumsuz sonuçları olmadığını ima etmiştir. Bu durum karşımıza pek çok kez çıkmış hatta kalıplaşmış sözler kazanmıştır. Hiçbir şiddet biçimi mağduriyet yaşayan kişi tarafından olumlu sonuç doğurur şekilde düşünülmemesine karşın cinsel şiddet olumlanmaya çalışılmıştır.

Bu durumda kendimize sormamız gereken ve kendimizi sorgulamamız gereken birçok olgu açığa çıkıyor; hepimiz bir yaşamın, bir toplumun içerisine doğarız her yaşam ancak toplum ile anlam, varlık bulur. İnsan bütün yaşamı boyunca toplumsal bir varlık olduğu gerçeği ile yüz yüzedir. Bu gerçeğe anlamlı bir duruş kazandıracak olan ise toplumsal öğrenmişliklerimize yön verebilmektir. Yön vermek zihniyet mücadelesi gerektiren ama teker teker bireylerde var olup daha sonra toplumun genel değişimini sağlayacak en önemli etkendir. Toplumsal olarak öğrenilmiş bir davranış olan toplumsal cinsel şiddet, davranışlar nasıl ki başkaları ile kurulan dolaylı ve dolaysız ilişkiler ile kültürel ilişkiler ile varlık kazanıyor ise aynı davranış yolu ile eski davranışın yitimine, yeni davranış biçimleri ve kültürler var edip sağlıklı zihinler ve sağlıklı bir yaşam sürmeyi sağlayabilir.

Toplumsal cinsiyetin özgürleşmesi ve toplumsal cinsel şiddettin son bulması ancak kadın etrafında gelişen iktidarın ve iktidarın var ettiği saldırı, kısıtlama, bütün ilişki ve çelişkilerin yok edilmesi, zihniyet sorununun çözülmesi, bilince çıkartılması, kendi kimliğimizi oluşturmamız ve bu kimliği kimlikler haline getirip toplumsallaştırmamız ile mümkündür.

¹Butler Judith, Cinsiyer Belası Femizim ve kimliğin altüst edilmesi, çev. Başak Ertür, metis yay., 2012, s. 53.

²Scully Diana, Cinsel şiddeti anlamak tutuklu tecavüzcü erkekler üzerine bir inceleme, çeviren: Şirin Tekeli, Laleper Aytek, metis yay., 2014, s.61.

³A.g.e., s.70.

Başlık Görseli: Zehra Doğan

KAYNAKÇA:

ADAMS Carol J., Etin cinsel politikası feminist-vejetaryen eleştirel kuram, ayrıntı yayınları, İstanbul 2013.

BUTLER Judith, Cinsiyet belası feminizm ve kimliğin alt üst edilmesi, metis yayınları, İstanbul 2012

SCULLY Diana, Cinsel şiddeti anlamak, tutuklu tecavüzcü erkekler üzerine bir inceleme, metis yayınları, İstanbul 2014.

DİLAN AKPOLAT