“Kadın güçsüzlüğü değil, güçlülüğü içinde; kendinden kaçmak değil, kendini bulabilmek; varolmaktan istifade etmek değil, varlığını olumlamak üzere sevebildiği gün, aşk, hem onun hem de erkek için korkunç bir tehlike olmaktan çıkıp bir yaşam kaynağı haline gelecektir.”
Simone de Beauvoir, İkinci Cins

Varolmalarının dayanılmaz ağırlıklarını taşıyan kadın bedenleri tarihin farklı dönemlerinde sonu gelmez bir şiddetin ve vahşetin kurbanları olmuşlardır. Geleneksel yapıdaki toplumlarda kurban edilmiş, cezalandırılmış, aldatılmış ve sömürülmüşlerdir. Beden, her dönemde iktidar tarafından hegemoni altına alınan bir varlıkken bu romanda kadın bedeninin hem iktidar karşısında hem de erkek ilişkilerinde varolmalarına/ olamamalarına şahit oluruz. Çek-Fransız asıllı yazar Milan Kundera’nın 1981 yılında yazdığı ve ancak orijinal diliyle 1985 yılında basılan dönemin en ses getiren, çok katmanlı romanlarından biri olan “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”, 1968 yılında Sovyet Rusya tarafından işgal edilen Çekoslovakya’da yaşananlara ayna tutarken, komünizmden dine, edebiyattan sanata birçok noktaya dokunur. Kundera, insan ontolojisine vurgu yaparak var olmaya duyulan sancıları, insan kırılganlığını ve aldırmazlığını, ağırlığın hafifliğini ve hafifliğin ağırlığını kendine özgü bir anlatımla sergiler. Nietzche’nin edebi dönüş felsefesi ile açılışı yapan Kundera, hayatlarımızın sonsuza kadar tekrar etme düşüncesini irdeler. Nietzche’nin edebi dönüşüne kadın erkek ilişkileri üzerinden yola çıkarak, her şeyin sonsuz biçimde tekrarlanacağı çıkarımını yapar. Yaşamda sonsuza dek tekrar eden yinelemelerin bir ağırlığı mı, tek sefer yaşanan olayların bir hafifliği mi gösterdiği paradoksunu sorgular. Yazar, karakterlerin fiziki görünüşleri ile ilgili ayrıntılara girmezken geçmişlerini ve hayatı algılayışlarını tüm detayıyla anlatarak onları birer bedensel imgeye dönüştürür. Romandaki iki ana kadın karakter Tereza ve Sabina’nın varoluş savaşlarında sergiledikleri bedenleri ve kişilikleri kaygan zeminler üzerinde çizilir. Her ikisinin de dönüşüm süreçleri sancılıdır. Soyut iç dünyaları ile somut yaşamlarında çarpışan noktalar hayatın gerçekliği ile kurgunun gerçekliğinde buluşur. Patriyarkal dünyanın salt bir tutku nesnesi ve cinsel haz aracı olarak konumlandırdığı kadın bedenini, Kundera da pasifize eden bir zemin üzerinde sunar. Kadın erkek ilişkilerinin hafiflik ağırlık diyalektiği zaman zaman paragraf aralarında kendini hissettiren bilinçli ya da bilinçsiz yaratılan eril ses tarafından anlatılır.

Bir rastlantılar zinciriyle küçük bir kasabada karşılaşan Tereza ve Tomas‘ın aşkı Beethoven’ın büyülü ezgisinin altında canlanır. Bir cerrah olan Tomas anlık zevklerden ve kadınlarla flört etmekten hoşlanmaktadır. Tereza’nın kırılgan bedeni  daha ilk görüşmede adeta “sazdan sepete konulup nehir aşağı bırakılan” bir çocuk gibi Tomas’a sunulur. Ona masallar anlatarak uyutan Tomas romanın ilk sayfalarında bir baba gibi Tereza’nın bedenine sahip çıkar. Tereza’nın koltuğunun altında Tolstoy’un unutulmaz romanı “Anna Karenina” ile gelişi saflığı, güzelliği ama yasak aşkı uğruna soğuk rayların üzerinde yatan Anna’nın bedenini hatırlatır. Tereza’nın beraberinde getirdiği bavuluna sakladığı anıları, annesinin gölgesinden başka bir şey değildir. İlk buluşmada Tereza mide gurultuları ile kendi bedeninde zaman zaman annesinin kahkahalar attığını hisseder. Çocukluk anılarında annesinin Tereza banyo yaparken kapısını açık bırakması ve kızının bedenini sıradanlaştırmaya çalışması romanın beden odağının en vurucu anılarını oluşturur. Tereza “Senin bedenin de bütün öteki bedenlerden farksız, utanmaya hakkın yok; seninkiyle bir örnek milyonlarca kopyada varolan şeyi saklamak için bir neden yok” diye söyleyen annesini hatırlar. Sevgisizlikle kurulan anne kız ilişkisinin etkileri Tereza’nın hayatında tüm ağırlığını hissettirir. Kadının kadın üzerinde, annenin kızının bedeni üzerinde kurduğu buyruklar dönemin sosyo kültürel anlayışına da ayna tutar. Tereza, annesinin bütün bedenlerin eşit olduğunu düşündüğü dünyasından kaçıp “kendi bedenini benzersiz, yeri doldurulamaz kılmak için” Tomas’a sığınır. Tereza tek ve alternatifsiz olmak istese de sabah uyandığında başka bir bedenle  aynı yatakta olmak istemeyen  aşık olduğu adamın sayısız ihanetiyle güçsüzleşir. Aşk için “çiftleşme arzusunda (sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku) duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur” (tek bir kadınla sınırlı olan arzu) söylemiyle Kundera aşk ve cinsellik kavramlarına erkek nezdinde bakar. “Her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı, aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir.” sözüyle Kundera kadın erkek ilişkilerindeki cinsiyet hiyerarşisini kurar. Ağırlık ve hafiflik arasında sıkışıp kalan Tomas’ın aksine Tereza beden ve ruh ikilemleri arasında kırılganlığı yaşar. Tomas tarafından hediye edilen ismi Karenin olan köpekle adeta yalnızlığını paylaşır. Rüyalarında gördüğü havuzda yüzen çıplak kadın cesetleri de Tomas’ın ve aslında sistemin yitirdiği kadın bedenleridir. Kendi bedeninin diğer kadınların bedeni gibi  görülme korkusu rüyalarında açığa çıkar. Rüyalarında gördüğü Tomas’ın önünde diz kıvıran kadın bedenleri, toplumsal cinsiyetçiliğin yansımalarıdır. Sembollerle yüklenmiş mide gurultuları, baş dönmeleri, ruh- beden ikilemleri ve rüyalar Tereza’nın iç dünyasına ve silikleşen “beden” algısına ayna tutar. Beden olmaktan birey olmaya geçemeyen Tereza kendi bedeninin gerçeklerini unutarak varlığını Tomas ve köpeği Karenin’e göre sürdürür. 

Sabina ise Kundera’nın yarattığı bambaşka bir kadın karakter olarak karşımıza çıkar. Sabina özgür ruhlu bir ressamdır ve uzun süredir Tomas’ın sevgilisidir. Tomas’ın birçoğu tek gecelik ilişkilerinden aralarında kurulan tutku dolu bağ ile ayrılır. Yazar Sabina’yı sadece güzel, çekici, entelektüel bir kadın olarak sunmaz. Kendi hazlarının peşinden giden Sabina’nın sanatla dolu hayatında ayna metaforu bolca kullanılır. Bir maske gibi başına taktığı melon şapka güç ve erkek egemenliğini sembolize etse de fetişist bir obje olarak hafızalarda yer edinir. Tomas’la ilişkisinde “tensel aşkın hafifliğinde” savrulan Sabina, hiçbir yere ve kişiye ait olmak istemez. Bir diğer karakter olan Franz’la olan ilişkisinde de tutarsızdır. Karısını ve kızını terk eden Franz’ın Sabina ile olan aşkı “sürekli bir darbe bekleyişi”ne dönüşür. Kundera Sabina’nın kendi kadınlığına bakışını şu sözlerle dile getirir; “Kadın olmak Sabina’nın seçmediği bir yazgıydı. Seçmediğimiz bir şeye kendi erdemimiz ya da başarısızlığımız gözüyle bakamayız… Kadın olarak doğmaya isyan etmek ona göre bundan gurur duymak kadar aptalca bir şeydi.” (95). Birbirlerini özgürleştiren, hafifliklerle kurulan ilişkilerinin sonunda Tomas Tereza’yı seçer. Sabina, Tereza’ya göre daha güçlü ve “hafif” olsa da zaaflarının tutsağı olur. Tomas, cerrah elleriyle aslında her iki kadının hem bedenlerine hem de hayatlarına dokunur. Aitsizlik ve hafifliğin sembolü haline gelen Sabina Prag’la olan tüm bağlarını kopararak Amerika’ya yerleşir.        

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanında iç içe geçmiş aşkların, mutlak rastlantısallıkların, terk edilmişliğin acısının, ihanetin ve savaşın kadın bedenleri üzerinden yaşandıklarına şahit oluruz. Kundera, ruhun beden ile yaptığı sorgulamaların, insanın kendi ve varoluşuna dair giriştiği muhasebelerin ihanetle perçinleşen hafifliğini gösterir. Bir kadın bedeni gibi Rusya tarafından işgal edilen Prag arka planında İsviçre’den Kamboçya’ya kadar uzanan mekansal düzlemde faşizmin karanlığını gösterir ve komünizmin de eleştirisini yapar. Kundera, bağırsakları ruhlarının ta derinlerine gizlenen, aynalarda yüzleşilen, tanrı sorgulamalarına kadar uzanan derin, ağır ama ağırlaştıkça hafifleyen bedenlerin yıllardır süregelen dramını anlatırken duygusal, kırılgan, depresif ya da fetişist olarak resmettiği kadın bedenlerini erkek karakterler aracılığı ile yansıtır.