Günümüzde Sabahattin Ali öykücülüğünü sevmeyen pek azdır diye düşünüyorum. Bir yazıya böylesi bir yargıyla başlamak ne kadar doğru kestiremesem de Sabahattin Ali’nin yaşadığı yıllarda Anadolu’yu tüm çıplaklığıyla ortaya koyduğu bir gerçektir. Bu gerçeğin ortaya koyulması ya da daha başka bir ifadeyle gerçeğin içinde yaşanırken üstünü örten ve kavranmasını engelleyen o büyülü örtünün onun yan yana gelmiş sözcükleri ve cümleleriyle ortadan kaldırılması bu gerçekten nemalanan kimilerinin hoşuna gitmemiş olmalı ki Sabahattin Ali, elim bir cinayetle hayattan koparılmıştır. Her zaman, oysa yaşasaydı Çehov gibi dünya klasikleri arasında yerini almış bir öykücümüzle gururlanıyor olabilirdik, diye düşünmüşümdür.

“Ulusun tarihi, sokaktaki adama daha da az şey ifade eder. Tarihin gerçek akışını da bilmez, sürekliliğin tamamını da. Ulusun eskiden nasıl yaşadığını bilmez ve kendisinden önce yaşamış ancak birkaç kişinin adını bilir. Farkında olduğu figürler ve anlar doğru düzgün bir tarihçinin tarihten anladığı şeyden çok uzaktır.” diyor Kitle ve İktidar’da Elias Canetti. Bu nedenle belki de yılları devirerek aklımızda Çehov’un ya da Sabahattin Ali’nin döneminden pek az kişinin adı kalıyor. Bir yandan şunu da belirtmek istiyorum. Bazılarımız maalesef Çehov ya da Sabahattin Ali’nin de adlarını bilmiyor ama olsun yazımın konusundan daha fazla uzaklaşmadan, Çehov’un söylediği bir şeyi hatırlatayım:

“Yazarın görevi,” diyordu Çehov, “bir durumu en gerçekçi şekilde anlatmaktır; öyle ki okur göz ardı edemesin artık onu…” 

Sabahattin Ali’nin öyküleri işte tam da böyledir. Bu nedenle onun Çirkince öyküsünden Şirince’nin bir zamanlarına bakmak bir deneyim örüntüsü barındırır. Bu yazının amacı bu deneyim örüntüsüyle bugünün iç içe geçtiği karasularında yüzmektir.

Sabahattin Ali’nin Çirkince Öyküsü

Çirkince öyküsü Sabahattin Ali’nin her İzmir’e gelişinde yaptığını söylediği gibi Efes’i görmek isteğiyle başlıyor. 

“Gymnasium’unun mozaikleri, şimdi birbirini kovalayan keçilerin tırnakları altında dağılmaktaydı. Coşkun bayramların, spor oyunlarının kutlandığı Hypodrom’un göbeğinde muhacirler tütün ekmişler, kenarda kuru yapraklı bir çardağın altında sıtmadan titreşerek yatıyordu.” 

Bir zamanlar insanlığı kıran ve dönem öykülerinde çokça adı geçen sıtmaya baktığımız gibi koronaya da bakabilecek miyiz? diye geçiyor aklımdan. Bu günlerin pek de uzak olmaması dileklerimle ola ki bu cümleyi şimdi kursak:

“Turist kafilelerinin turlarının bir parçası olan ve önünde her gün yüzlerce milletten insanın fotoğraf çekildiği Efes, ovanın rüzgarlarıyla yıkanmakta, Gymnasium’un mozikleri pandemi nedeniyle kapatılan müzenin yalnızlığında sade göçmen leyleklerin dönüşüyle bu kuşlara bir mola yeri olarak, onlardan tüm dünyada insanların nicedir ortalıkta görünmediğini dinlemekteydi.” benzeri bir hal alacağını düşünüyorum.

Yaşadığı hayal kırıklığı ile Selçuk’a dönen yazar, orada treninin kalkış vaktine kadar zamanını nasıl geçireceğini şaşırmıştır. Sonunda otuz sene önce birkaç gün kaldığı Çirkince’ye gitmeye karar verir. Öykünün sonunda Çirkince’nin artık yeni bir adı olduğunu ve oraya artık Şirince dendiğini öğrendiğini belirtmek isterim. 

Öykü bin dokuz yüz kırk yedide yazılmıştır ve yazarın yolu bundan otuz yıl önce Çirkince’ye düşmüştür.

“Neyse bulursa kömürle, fakat daha çok odunla işleyen Aydın treni bizi yirmi dört saate Selçuk’a getirmişti.” Bu satırları okuyunca elbette şaşırıyorum. Çünkü İzmir merkezinden toplu taşımayla gidilebilen Selçuk, izbanla bir saat yirmi üç dakika sürüyor. Fakat, yıllar önce mesafelerin bunca yavaş geçilmesinden doğan uzaklığının yerini şimdilerde pandemiden dolayı insanlar arası uzaklığı almış durumda. Üzülerek görüyorum ki toplu taşımayla gidebilecek olsa bile hâlâ evlerimizden çıkamadığımızdan Selçuk bugünlerde çok daha uzak.

Sabahattin Ali’nin Çocukluk Anılarının Çirkince’si

“Hele Çirkince… Hele bu yedi, sekiz yüz hanelik dağ köyü… Daha uzaktan, çamların, zeytinliklerin arasından, hafif çivitli beyaz evlerinin camları parıldayan, meydanlarını iri çınarların gölgelediği küçük Rum kasabası…” Böyle güzel bir yere nasıl olup da Çirkince adını verdiklerine şaşırdığını belirten yazar, muntazam kaldırımlı sokaklarında geçirdiği tatlı çocukluk anılarından sonra Çirkince akşamlarını anlatır.

“Akşam yemeklerini yedikten sonra hep sokağa dökülürler, mandolin çalan delikanlılarla yumuşak sesli kızlar, şarkılar söyleyerek kalabalık gruplar halinde dolaşırlardı. Koskocaman bir kiliseleri, dört tane ilkokulları, bir tane de gimnazları vardı. Pazarları çınarlı meydandaki gazinoların bahçeleri tertemiz giyinmiş insanlarla dolup taşar, karı koca zarif bir karafadan rakılarını içerlerken etraflarında çocuklar oynaşır, ihtiyar kadınlar siyah yünden atkı örerlerdi. Çoğu Sakız biçimi tek katlı evlerin her zaman açık duran kapılarından içeri bakınca, güzel döşenmiş bir sofanın ortasında, üzeri dantel örtülü ceviz masalar, kenarında oyma çerçeveli konsol aynalar görünürdü.”

Sabahattin Ali bir at bulup yola revan olur lakin karşılaştığı Çirkince çocukluğunda gördüğü Çirkince’den çok farklıdır.

Çirkince Şirince Olmuştur

“Burası benim otuz sene önce gördüğüm, içinde en güzel günlerini geçirdiğim yer değildi. Şu sağ tarafımda kapısız, penceresiz, çatısız yükselen dört duvar, bir zamanlar bahçesinde yüzlerce çocuğun oynadığı mektep olamazdı. Şu önümdeki ulu çınarın dibinde, böyle bataklık ortasında bir taş yığını değil, dört gözlü bir mermer çeşme olacaktı.”

Virane köyü gezer ve sonunda çocukluğunda misafir olduğu evi bulur. Kapı merdivenlerinde oturan adamdan evi gezmek için izin ister.

“Evin eski eşyasından ortada tek şey: Büyük bir konsol aynası kalmıştı. Onun da çerçevesi kırılıp dağılmış, yer yer sırları dökülmüştü. Yukarı kata çıkan merdivenlerin trabzanları sökülmüştü”

İzin isteyip yukarı kata çıkar.

“Yukarı kattaki odalarında bütün kapıları, pencereleri sökülmüştü. Henüz döşemelere dokunulmamıştı ama, bütün duvarlar, hatta tavanlar bile, sanki kazma vurularak yıkılmış, delinmişti. Yanımdaki ihtiyara şaşkın şaşkın bakarak:

“Ne olmuş buralara?” diye sordum.

“Bizden evvel gelenler para aramışlar… Namussuz gâvurların paralarını nereye sakladıkları bilinmez ki…”

Yerler keçi, koyun pislikleriyle doluydu. İhtiyar bunu da izah etti:

“Kış günü yukarı katlar soğuk oluyor, biz aşağıda oturur, hayvanları buraya kaparız. Pencerelere de çuval asarız… Ne yapacaksın, fıkaralık…”

“Sizin zeytininiz, inciriniz yok mu?”

“Ne gezer… Bu köyde değil, Selçuk’ta bile ağacı olan kaç kişi var ki… Fıkaralık… Biz sattık, üç dört beyin elinde toplandı… Biz onlara işçi gideriz…”

Pencereden bahçeye bakacak oldum, gözlerim kendiliğinden kapanıverdi. Eskiden kayısı, erik ağaçlarının sıra sıra dizildiği, ortasında bir duvar gibi dümdüz şimşir fidanlarının uzandığı, beyaz güllerin asma gibi evin duvarlarını sardığı, yolları çakıl döşeli bahçede şimdi bir köşeye yaslanmış ve eski kapılardan yapılmış bir tavuk kümesinden başka hiçbir şey yoktu.”

Değişmeyen Kahveci

Köyü bu ziyaretinde karşılaştığı birbirinden bedbaht hallerinden geçerek kendini kahveye atar. Köyün elli yıldır orada olan ve değişmeyen tek kişisi bu Giritli kahvecidir. Dayanamayıp bir sitem savurur yazar:

“‘Bizim elimize geçen her yer böyle mi olacak!”

Karşımdaki, bir hakarete uğramış gibi yüzüme sert bir bakış fırlatarak adeta bağırdı:

“Bizim ne kabahatimiz var be?”

Eliyle kalktığım iskemleyi işaret etti, kabahatli bir çocuk gibi hemen oturdum. O, gözlerinin sert, fakat aynı zamanda dalgın bakışlarını hep üstümde tutarak, devam etti:

“Buraya getirip oturttukları mübadillerin de kabahati yoktu. İskeçe’nin, Kavala’nın tütüncüleri… zeytinden, incirden ne anlasınlar? Ağaç dediğin bakım ister, masraf ister… Kıymetini bilmeyene nimetini verir mi? Muhacirler iki sene üst üste mahsul alamayınca ya kestiler, ya sattılar… Cahillikle fakirlik bir olmuş, Sultan Süleyman’ın mülkü dağılmış… Zaten tefviz* işleri de seneler sürdü. Dünyanın dalavereleri döndü.” Kahvecinin konuşması bu minval ve çarpıcı tespitlerle devam eder. Şöyle tamamlanır.

“Cennet gibi yerler virane oldu diye gâvurda keramet, Müslümanda kabahat arama!… Eskiden buraların sahipleri burada yaşar, burada işlerdi. Sen sahipli memleketi sahipsiz eden beylerin yakasına yapış… Bir daha da öyle demin konuştuğun gibi konuşma… Bizim elimize geçen her yer neden böyle olsun? Burası bizim elimize geçti mi ki? Merak etme, milletin eline bir şey geçmedi; ovalar, dağlar üç beş fırsat düşkününün elinde toplandı… İşte o kadar…”

Selçuk’a Dönüş

Sabahattin Ali atına binip geri döner. Kim bilir belki de bu öyküyü ışıkları sönmüş istasyonda yalnız başıma trenini beklerken yazmıştır.

Şimdinin Şirince’si ise kimimizin gördüğü kimimizin konakladığı adı gibi şirin mi şirin bir köycüktür. Matematik Köyü’ne ve Tiyatro Medresesi’ne de ev sahipliği yapmaktadır.

Şimdilerde koronadan dolayı köyde otoparklarına girmek için kuyrukta bekleyen otomobillerinden, sokaklara dizilmiş rengarenk hediyelik eşya dükkanlarının arasından geçen kalabalıktan eser kalmadığına eminim. Köydekilerse ulu çınarların gölgesinde oturmuş bu salgının ne zaman biteceğini düşünüyor olmalı. Ne diyebilirim? Her şeyin düzeleceği ve oranın insanlarının oranın gelişimine katkı yapacağı, bu şirin köyün kültürel anlamda da bir cazibe merkezi olacağı günlere ilerlediğini görmeyi istemek dışında, sağlıcakla kalmanız dileklerimle.


*Tefviz:Bir malı birine verme

Öykü alıntıları: Sabahattin Ali, Bütün Öyküler II, Beşinci Baskı, YKY Yayınları, İstanbul, 2001, ss. 227-240’dan yapılmıştır.

Çehov’dan aktarma: John Berger, Bento’nun Eskiz Defteri’ndendir.