Üretmek… Sonuç ne olursa olsun duyguları, yaşanmışlıkları içinde barındıran hem sezgisel hem maddesel bir süreç… Sanatsal üretimlerde içerik yaratmak belki daha içgüdüsel olabiliyorken; kitle iletişim araçları vasıtasıyla bu üretimlerin insanlarla paylaşılması aşaması bazen sancılı olabiliyor.

Son dönemde izlediğim iki filmi bu bağlamda düşündüğümde birarada değerlendirmem için bir ortak payda buldu zihnim. Bir tanesi bu üretim süreçlerini bir yazarın gözünden irdeleyen ve edebiyat dünyasında ironik bir dille ele alan “Can You Ever Forgive Me?” ve diğeri de bir ressamın sancılı yaratım süreçlerini hüzünlü bir bakışla ele alan “At Eternity’s Gate”.

“Can You Ever Forgive Me?”, 2018 yapımı, Türkçeye Beni Affedebilir Misin? tarzıyla çevrilebilecek bir yapım ve yazar Lee Israel’in hayatından kesitler içeren gerçek bir yaşam öyküsü. Yazarın iniş çıkışlı hayatını otobiyografik kitabından yola çıkarak beyazperdeye taşıyan yönetmen Marielle Heller de daha önce bağımsız filmleriyle benzer başarılara imza atmış bir isim.      

Film, yaratıcılık, ilham ve üretmek konusunda edebi bir çıkmaza giren ABD’li yazar Lee Israel’in çözüm olarak sevdiği yazarların mektuplarını okuyup yorumlamaya başlamasıyla masumca şekilleniyor. Sonrasında çektiği maddi sıkıntılar nedeniyle bundan para kazanabileceği gibi çılgınca bir fikir aklına geliyor ve hiç tereddüt etmeden bu işteki başarısını adeta kanıtlıyor. Fazla içeriğe girmeden konuyu toparlayacak olursak; kendisine benzer bir karakter olan Jack ile bu işi örgütlemeleri, kimi iyi niyetli sahaf kitapçılar ile kitabı meta olarak gören para peşinde koşan yayıncılar arasında süregelen savaşla ilerleyen filmde; tüm bunların bir sahtekarlık olduğunu tabii ki bizler izleyici olarak algılıyoruz;ama filmde bunu bir didaktik ders olarak sunmaması hoşuma gitti. Sokaklardaki kimlik arayışını da öte yandan kadınların, eşcinsellerin, hatta kedilerin gözünden bile her sahnesinde hissetmek mümkün. Hayat onlar için kolay hiçbir zaman olmadı çünkü. Asıl konunun üretim ve vicdan arasındaki ince çizgide yer aldığını, bireysel bir içe dönüşün nasıl kitleleşme sırasında sancılara dönüşebileceğini, sanatsal üretimin ne kadar zor olduğunu da hatırlatmayı ihmal etmiyor.

Edebiyatın ne kadar özgünlük içerdiğini, kurumsal bir yapı olmadan metnin okurla buluşmasının ne kadar mümkün olduğunu, sanattan hayatı kazanmanın ne kadar meşakkatli olduğunu hatırlatan filmin 1990’ların başında ABD’de geçiyor olması da; medyanın kitle üzerindeki etkisini de sistemsel olarak sorguluyor adeta diyebiliriz. Bir yandan ahşap kokusu, bez çantalar ve Hemingway dokunuşundaki yemeli, bol içmeli ortamları içeren sahafların büyük kitapçılarla olan mücadelesi… Diğer yanda koleksiyonerlerin her ne kadar saygın bir birikim öngörüyor olsalar da; yalnız olduğumuzu bu mecrada hissettiren sermayedarlar olmadan varoluşlarını kanıtlayamıyor oluşu gibi sorunsallar, hatta FBI gibi kurumların bile trajikomik biçimde işin içine girmesi, bu dönemde de halen geçerli olan neoliberal kodları hatırlatır görünümünde.

Sonuçta ne oluyor derseniz; önce filmi izlemenizi, sonrasında henüz Türkçe baskısı olmasa da kitabın orijinalini mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Bir yazarın gözünden detaylı bir şekilde üretim sancısı çekmek ne demektir sorusuna yanıt ararken buluyorsunuz kendinizi. Büyük yayıncıların döndürdüğü para politikalarını da düşününce; acaba gerçekten bir edebi eserden tekrar bir edebi eser üretmek de bunu sindirmiş olmayı gerektiren bir yetenek değil midir diye düşünmeden de edemiyor insan…

Gelelim ikinci filmimiz olan ve sevgili Van Gogh’un yaşamından kesitler içeren, Türkçeye Sonsuzluğun Kapısında olarak çevrilen bir diğer 2018 yapımı filme. Van Gogh’un hayatına dair son dönemde oldukça film çekiliyor ve hatta dizilere, öykülere,sergilere, yeni medya sayfalarına gibi çok fazla iletişim aracına ve sanatsal esere uyarlanabiliyor. Benim yine bu noktada dikkatimi çekmesine neden olan yapı, sanatçının iç yaratıcılığını işliyor olması oldu. Yönetmen Julian Schnabel’in daha önce Kelebek ve Dalgıç, Basquait gibi filmlere de imza atmış olması, yine sanatsal üretim süreçlerini ele alması açısından iyi bir fikir veriyor.

Van Gogh’un yoksulluk, yalnızlık, hastalık gibi belli başlı büyük sorunlarının olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Ama kendi sözleriyle ağabeyi Theo’ya dediği gibi bunlar bir sanat eseri çıkarmamak için bahane değil. Aksine eğer sağlıklı bir ruh hali olursa üretememekten korktuğu için hasta kalmayı tercih ettiğini söylüyor. Beni kendisiyle ilgili en çok üzen durum, eserlerinin kendisinin ölümünden sonra değerini bulmuş olması. Maalesef kendisinin 1800’lerin ikinci yarısında yaşadığını düşünürsek; dünyadaki para politikalarının yine büyük sermayedarlar tarafından yönetildiğini biliyoruz ama maddi sıkıntılara yanıt bulmanın çok daha zor olduğu, kadınların yaşam hakkının eşitçe verilmediği,insanların ruhsal hastalıklarının şimdiki kadar modernleştirilmediği ve sanatın anlamsız bulunabildiği buhran dönemleri olduğunu söyleyebiliriz.

Belki de böylesine bir zamanda dünyaya gelmiş olmanın bile bir anlamı olduğunu düşünecek kadar doğal, inançlı ve vicdanlı bir adam aslında Vincent. Babasının papaz olması, Hollanda’nın karanlık havasından sıkılması, hem yakın dostu hem belki de yokluğunu kıskandığı Gaugain’in önerisiyle Fransa’nın güneyine gidip ışığı araması onu resme yöneltmiş diyebiliriz. Ruhsal arayışlarının onu sıkıştırması, sadece doğadan sanatsal gücünü yorumluyor oluşu gibi nedenlerle sürekli toplum otoriteleri tarafından dışlanmakta olan Vincent’in içgüdüsel üretim arzusunu bir türlü dış dünyaya adapte edemiyor oluşu onu daha da çıkmazlara sokuyor.  Kendisine zararlar vermeye başlasa da son ana kadar çizmekten ve dünyayı renklendirmekten, hızlı ve sorgusuz fırça darbeleriyle iç dünyasını yansıtmaktan vazgeçmiyor. Hüzünlendiren film aynı zamanda sanatçının ve sanatın ne olduğunu, galeri çevrelerinin bakış açısını da sorgulatmayı ihmal etmezken, herkesin gördüğünden farklı bir bakışla dünyayı görmenin ne kadar özel bir şey olduğunu da bu karanlık ve maddi dünyada bize yeniden hatırlatıyor.

İki filmde beni bağdaştıran en önemli özellik bu oldu sanırım; gerçek kurguların dışındaki kimliklerin adeta “tutunamayanlar” gibi, sancılı süreçlerle sanatlarını üreterek direnmeleri acı ama güzel bir şey olsa gerek. Bir eseri bir başlayışta bitirmek gerektiğini söylüyordu Van Gogh; keza Lee Israel de öyle yapıyordu daktilosunun başına oturduğunda. Ben de buna katılıyorum; belki de ilham böyle bir süreçtir… Yeni Türkü’nün dediği gibi; “Şiirlerle şarkılarla kendini avutacaksın… Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın…” sözlerindeki çemberlerini kendi iç yaratıcılıklarıyla kurmaları bu iki isme de çok uyuyor.

İletişim biliminde, kitle iletişim araçlarından biri olan temsili türlerde; iletişimciden bağımsız olan iletişim ürünleri üretilir. Genellikle metinsel olan bu üretim aşamalarından ikisi olan edebiyat ve resim sanatlarının bu temsilcileri, kendileri orada olmasalar da ürettikleri eserler ile zaman ve mekana direnmeye devam ederler. Bizde bir söz vardır; mazlumun yanında olmayı severiz diye..Mesele mazlum olmak değil; kazanan olmamak sanırım… Çünkü kazanmak, bizden olmayanlara, sıradan ve güç sevenlere, gerçekçi ve kabulleniş içinde olanlara;yarışanlara özgü bir olgu galiba. Böylesine sanatsal bir yapı içinde zamanla yarışmamak, kendi içlerinde zamanı durdurmak onların lehine şekilleniyor. Ki zaten, metinlerarası süreçler, gerçeklikten uzaklaştıran temsiliyetlerdir. Hele işin içine sanat da girince; o pastel renkler içindeki kimlikleri, gerçek kodlarla döşeli kimliklerin yanında daha renkli görmek mümkün oluyor. Keşke bir de yaşarken de bu keyfi alabilecek kadar acı çekmeselermiş… Şimdi bir tek biz kalıyoruz geriye onların ve ürettikleri eserlerin kıymetini zamansızca bilecek olan… Temsil ettikleri pastelliklere selam olsun…