Bu kitap sizi ölümlülüğünüzle yüzleştirebilir…

Yalom’un kitaplarındaki varoluşsal özgürlük, özgürlüğün getirdiği bireysel sorumluluk, ve bireysel sorumluluğun getirdiği endişe bu kitapta da varlığını sürdürüyor. Ölümlü oluşumuz ve bir kullanımlık bir hayatımızın olması onu nasıl kullandığımız konusunda üzerimize büyük sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluk kimi insanları daha da özgürleştirir ve cesaretlendirirken; kimi insanları endişe çukuruna sürüklüyor. Günün sonunda iki seçenek ortaya çıkıyor. Birincisi, hayatın tek ve sonlu olduğunu fark edip arzuladıklarının peşinden bir parça cesaretle gitmek. İkincisi, hayatın tek ve sonlu olduğunu fark edip varoluşsal krizler ve endişe yaşamak, dolayısıyla hayatı doyasıya yaşayamamak.

Kitapta; Julius’un hayatının son aylarında isteklerinin peşinden gitmesini ve hayatını anlamlandırmasını, bir yandan da Philip’in Schopenhauer felsefesiyle kendini avuturken aslında nasıl korkakça kendini ilişkilerden, sevgiden ve varoluştan çektiğini görüyoruz. Yalom, iki seçenek arasındaki çekişmeyi iki yetişkin birey üzerinden gizlice yansıtmış oluyor.

Kitapta, Schopenhauer’in felsefesini benimsemiş Philip’in grup terapisine katılmasıyla grup içi dinamikler bir hayli değişmeye başlıyor. Grup terapisi bireylerarası iletişimin ilginç bir manifestosu sayılabilir. Sanıyorum ki; grup içinde yaşanan gerilimler, yardımlaşmalar ve dramalar psikolojiye ilgisi olmayan insanların bile kenarından köşesinden grup terapisini merak etmesine sebep oluyor. Yalom, bu kitapta tam anlamıyla o ilgi çekici grup içi dinamiklerini ortaya döküyor. Bir yandan terapist Julius’un ölümlülüğünü, bir yandan Schopenhauer’ın acı dolu, soğuk, karamsar yaşamını ve felsefesini, bir yandan grup içi yardımlaşmalar ve sorgulamaları, bir yandan da Schopenhauer felsefesiyle iyileşmiş Philip’in grup içinde var olmayı öğrenmesini okuyoruz. Kitap boyunca felsefe ve psikolojiye doyuyor, bir yandan da karakterlerle yeri geldiğinde yüzeysel yeri geldiğinde derin bir bağ kuruyoruz.

“Peki can sıkıntısıyla ilgili en korkunç şey nedir? Neden aceleyle can sıkıntısını gidermeye çalışırız? Çünkü bu, varoluşla ilgili tatsız gerçeklerin -önemsizliğimiz, anlamsız varoluşumuz, yok olmaya veya ölüme doğru önlenemez şekilde ilerleyişimiz- kısa sürede ortaya çıktığı, dikkat çelicilerin olmadığı bir durumdur.” –Yalom, Bugünü Yaşama Arzusu (2005, s. 286)

“Sonsuz uzayda etrafında bir düzine daha küçük kürenin döndüğü, yuvarlak, ortası sıcak, üzerinde küflü tabakanın canlı ve bilinçli varlıklar ürettiği soğuk sert bir kabukla kaplı sayısız aydınlık küre –bu…gerçek dünya.” –Schopenhauer (Yalom, Bugünü Yaşama Arzusu, 2005)

Varoluştan bahsedildiğinde sürekli öne çıkan anlamsızlık temasıyla ilgili Yalom birçok şey daha yazmış. Varoluşçu Psikoterapi (Existential Psychotherapy, 1980) kitabının 10. bölümünde anlam probleminden (the problem of meaning) bahsetmiş.

Yalom, anlam kelimesinin (meaning) ve gaye/amaç kelimesinin (purpose) farklı çağrışımları olduğunu öne sürüyor. Anlam arayışının bir bütünlük ve ahenk arayışı içerdiğini; gaye arayışının ise hedef ve işlev arayışı içerdiğini söylüyor. Yalom’un söylediklerinden ve Bugünü Yaşama Arzusu kitabında verdiği mesajlardan yola çıkarsak, varoluşumuzun anlamsızlığı ile amaç arayarak başa çıkamayacağımız sonucuna varabiliriz. Biraz daha karamsar düşünecek olursak, amaç aramak ve amaç bulmak içimizde hissettiğimiz varoluşsal krizi dindiremeyebilir. Onun yerine, varoluşsal sıkıntıları dindirmek için, bütünlük hissine ulaşmamız ve belki de dünya ve kendimizle ahenk içinde olmaya çalışmamız gerekiyordur. Bunu yapmanın tek bir yolu olduğunu sanmıyorum. Kendi anlamımızı kendimiz bulmamız, bize bütün hissettiren şeylere yönelmemiz, ve önemsediğimiz kişi ve şeylerle ahenk içinde olmaya çabalamamız gerekiyor olabilir.

Belki o bütünlük ve ahenk hissine, Mihayl Csikszentmihalyi’nin bahsettiği şekilde “akış’ı” (flow) deneyimleyerek ulaşabiliriz. Csikszentmihalyi, “akış” deneyimini en ideal ve optimum deneyim olarak tanımlamış. Bu akış zamanın akıp gittiği hissiyle ilgili. “Akış’ı”; sevdiğin bir işi yaparken zamanın geçişini, karnının açlığını ve susuzluğunu unuttuğun, sadece varolduğun, konstante olduğun ve “akıp” gittiğin bir deneyim olarak tanımlayabiliriz. Tabiki, Csikszentmihalyi (ne zor bir soyad…) benden çok daha güzel tanımlamış ve bu akış’ın insanın mutluluk arayışında rolü olduğunu söylemiş.

Anlaşıldığı üzere; varoluşsal krizlerden sağ çıkabilmek ve mutlu –mutluluğu her ne şekilde tanımlıyorsanız- olabilmek için hem Yalom hem Csikszentmihalyi anlam, gaye, ahenk, ve akış kavramlarına değinmişler.

Dilerim ki; bir gün hepimiz varoluşsal anlamsızlığımızın getirdiği özgürlüğü korkuyla değil de heyecanla karşılamayı öğreniriz, bize ahenk içinde hissettiren zamanın akıp gittiği şeyleri yapabilir ve istediğimiz hayatın peşinden cesaretle koşabiliriz.

“Goenka bize yalnızca şu anda yaşamamız gerektiğini öğretecek. Dün ve yarın yok. Geçmiş hatıralar, gelecek özlemler yalnızca memnuniyetsizlik yaratır. Zihinsel sükunete giden yol şu anı gözlemekte ve farkındalığımızdan oluşan nehirde rahatsız edilmeden akıp gitmesine izin vermekte yatar.” –Yalom (syf. 145)

Kaynaklar:

Yalom, I. D. (1980). Existential Psychotherapy.
Yalom, I. D. (2005). Schopenhauer Tedavisi Bugünü Yaşama Arzusu.

Mihaly Csikszentmihalyi