İnsan ölümle karşı karşıya geldiğinde insanlar zanneder ki kayıp yaşayan kişi edilgen olduğu, savrulacağı bir yas yaşantısının içine girivermiştir.

Hâlbuki işin aslı öyle değildir. Yas bir görevdir, kişinin halletmesi gereken içsel işleri beraberinde getirir.

Kaybedilen kişiyle olan ilişkiler, girilen içsel hesaplaşmalar, kaybedilen kişinin içsel temsiliye olan bağları saklama-reddetme kutupları arasında gidip gelen değerlendirme müzakereleri, kişiyle arasındaki tüm yaşantıları sağlıklı ve gerçekçi değerlendirme istencine ulaşmak için verilen uğraş, emek söz konusu olur.

Nitekim bunlar dışarıdan gözükmez, genellikle yas tutan kişiler tarafından diğer kişilerle de paylaşılmaz. Hal böyle olunca diğer kişiler yasın tümüyle edilgen, ezbere ve daha kolay olduğunu varsayarlar. Yas sanıldığından daha zor olabilir, en azından yaşarken. 

Bu yeni durum başlı başına bir iştir, zaman enerji ve emek ister.

Worden (2009) yas tutma ve kayba uyum sağlama işini dört görev olarak kategorize edip ayırır.

İlk görev kaybın gerçekliğini kabullenmektir, bu görev ne kadar ulaşılabilir gözükse de ani ölüm ve kişinin uzakta yaşadığı durumlarda işlemesi daha zordur. Cenaze töreni, taziye ziyaretleri, kültürümüzdeki kaybın 7, 40 gibi anmaları bu görevi tamamlarken kişilere bu işi kolaylaştırmaya yönelik hizmet eder.

İkinci görev acıyı işlemektir.

Kayıp yaşayan herkesin yaşadığı acı aynı olmaz fakat acı hissetmeye ve bu duyguları yaşantılamaya mecburuzdur.

Bu görevin tamamlanmasını sakinleştiriciler, ilaçlar ya da engelleyici tavırlar sekteye uğratır, görevin tamamlanmasını engelleyip olumsuz etkileyebilir. Bu görev sırasında kişinin acısını yaşamasına, ilgili şeyleri duyup görmesine müsaade edilmelidir.

Üçüncü görev kaybedilen kişinin olmadığı dünyaya uyum sağlamaktır.

Muhakkak ki bu da kolay değildir.

Benlik öznesi yeniden tanımlanır, özyeterlilik, benlik saygısı gibi konular gündeme gelir.

Kişiye dış dünyada da yeni görevler ve roller eklenir, sorumluluklar artabilir. Ayrıca kayıptan önceki dünya şimdiki dünya ile inanç sistemi ve dünya görüşü bağlamında da aynı olmayabilir. Bunlar kişi için radikal durumlardır. Örneğin çok dindar bir kişi kaybıyla ilgili kendi tanrısına öfke duyabilir, inancından uzaklaşabilir, bununla ilgili içsel çatışmalarla da uğraşmak zorunda kalabilir.

Dördüncü görev ise yeni bir yaşam evresine başlarken kaybedilen kişi ile optimal bağlantı kurmanın yolunu bulmaktır.

İlişkiler ve duygular karşı tarafa karşı hiç bir zaman tamamen bitmez, kişi unutacağından korksa bile.

Fakat kişi kaybedilen kişi ile bağlarını olduğu gibi koruyorsa ve bu nedenle yeni bağlar, roller ve işlevler kazanamaması söz konusu oluyorsa; en çok takılma riski olan bu zor görev yerine getirilmemiş, tamamlanmamış demektir.

Yas yaşantısını ikiye ayıran Lindemann bundan normal yas ve morbid yas tepkileri olarak bahseder ve ekler;

Kayıp yaşamış kişilerle yapılan 4-6 haftalık görüşmelerin yasın komplikasyonsuz şekilde tamamlanmasını kolaylaştırması söz konusudur.

Kayıplar sonucu verilen tepkiler büyük oranda geçicidir.

Yas yaşantısında çeşitli nedenler sonucu bazı kişilerde yoğun acı ve sıkıntı beklenenden uzun sürer ya da majör depresyon gibi psikiyatrik bir tabloya bağlanabilir.

Tepkiler ne kadar normal ne kadar normal değil tespit eden klinisyenin duruma; yas sürecini bölüp, olumsuz etkilemeyecek kararında müdahalesi komplike yasa dönüşen, depresyona evrilen morbid yas durumunu tedavi eder.