Yoga uygulamalarını ilk olarak yazılı metinlere aktaran Patanjali’nin kurucusu olduğu 8000 yıllık yoga felsefesinin öğretileri, insanı arınma ve aydınlanma yoluna götüren bir yaklaşım benimsemiştir. Arınma ve aydınlanma süreci kişinin kontrol edilmesi gereken özellikleri ve/veya uyulması gereken kurallar olarak adlandırılan yamaların gerçekleştirilmesi ile başlar. Patanjali’nin sekiz basamaklı Astanga Yoga yolunun birinci basamağı olan yamalar; ahimsa-şiddetsizlik, satya– dürüstlük, asteya– çalmamak, brahmacharya-enerjiyi kontrol altına almak ve aparigraha– açgözlü olmamak şeklinde tanımlanmıştır.

Yoga felsefesi lakto-vejetaryen beslenme biçimini benimser. Hindistan’daki yoga gelenekleri, özellikle spritüel yolda olan bireyler için süt ürünlerine mükemmel gıdalar olarak bakar. Hindistan’da ineğin önce kendi yavrusuna süt vermesine izin verilir. Kendi buzağısının tüketemediği süt insanlar tarafından kullanılabilir. Hint düşüncesinde hayvanlar, reenkarnasyon öğretisi nedeniyle farklı bir ontolojik konuma sahiptir. Karma yasası, insanları, hayvanları korumaya yöneltmiş ve etle beslenmeden uzak bir yaşam tarzını geliştirmiştir.

Donald Watson’un isim kurucusu olduğu veganizm ise özetle; hayvanların insanlar tarafından kullanılmasını reddeden bir duruş biçimidir. Yoga felsefesinin benimsediği lakto-vejetaryen beslenme biçimi; günümüz koşullarına uyarlandığında arınma ve aydınlanma yolunda uyulması gereken temel kuralların bütünü olan yamalar ile ilişkilendirilerek ele alınması gereken bir konudur.

Yamaların veganizm felsefesi üzerinden değerlendirilebilmesi için yamalardan genel olarak söz etmek isterim.

  • Yoga felsefesinde ahlâkî kuralların temelini, “hiçbir canlıyı incitmeme” anlamına gelen ahimsa oluşturur. Anlam boyutu çok geniş bir kavram olan ahimsa, sadece canlı varlıkları öldürmeme anlamına gelmez; aynı zamanda düşünce, eylem veya sözle hiçbir varlığı incitmemek anlamına gelir.
  • Uyulması gereken bir diğer ahlâkî ilke, yalan söylememek, dürüstlük anlamına gelen satya ilkesidir. Satya, konuşmada, düşünce ve eylemde samimi, doğru ve dürüst olmak anlamı taşır.
  • Üçüncü ahlâkî ilke ise hırsızlık yapmamak, çalmamak anlamına gelen asteya ilkesidir. Başkalarına ait olan şeyleri gayri meşru yollarla kullanmak ve sahiplenmek bir yana böyle bir düşünceden bile uzak durulmasını gerekli kılar.
  • Dördüncü kural, ‘enerjiyi muhafaza etmek” olarak tanımlanan brahmacarya ilkesidir.
  • Yogasutra’da (II.30) zikredilen son prensip olan aparigraha, açgözlü olmamayı, mala-mülke ve servete tamah etmemeyi, sahip olunan şeyleri en aza indirmeyi, hediye kabul etmemeyi ve başkalarını takdir etmeyi kapsar.

Yamaların Veganizm Perspektifinden Değerlendirilmesi

Ahimsa prensibini benimsemiş ve layığı ile uygulamaya çalışan bir yoginin; yediği yemeğin, giydiği kıyafetin ya da temel yaşam gereksinimlerini karşılayabilmek için kullandığı diğer ürünlerin oluşumu esnasında herhangi bir canlıya zarar verilip verilmediğini tartması gerektiği düşüncesindeyim. Veganizm felsefesi, elinden geldiği ölçüde ve uygulanabilir kadarı ile hayvan kullanımından kaçınmayı savunur. Yoga felsefesinde ise; bir eylemin gerçekleştirilebilmesi için elinden gelenin en iyisini yapman gerektiği düşüncesi yer alır. Bu iki düşünceyi birleştirdiğimizde yoga felsefesini özümseyebilmek için; hayvanlara, doğaya ve kendimize en az zararı verebilmek adına elimizden geleni yapıyor muyuz? 

Hayvanların sütünün onlardan alınabilmesi amacı ile parçası oldukları endüstrinin onlara yaşattığı acıları görebilmek mümkünken, gözlerimizi kapatmamız ‘satya’ ilkesini başta kendimize karşı ihlal ettiğimiz anlamı taşımaktadır.

Hayvanların kürküne, derisine, tüyüne ihtiyacımız olmadığı halde onlara ait olan bedenlerinin parçalarını kendi menfaatimiz için(çoğu zaman dizginlenememiş bir ego ile kendini toplum gözünde var etme amacı ile) onlardan alıyor olmamız, alırken çektirdiğimiz acılar göz önünde bulundurulduğunda ‘ahimsa’ ilkesine; buna bir şekilde ihtiyacımız olduğunu ortaya atan zihnimizin seslerine kulak vermemiz, kendimize karşı dürüst olmayarak ‘satya’ ilkesine; hayvanların kendilerine ait parçalarının onlardan çalınıyor olması, düpedüz ‘asteya’ ilkesine ters düşmektedir.

Hayvanların üreme döngüsünü kontrol altına almak da hayvan haklarının ve brahmacharya ilkesinin ihlal edildiği anlamına gelmektedir. Hayvan haklarının ihlalinin normalleştirilmesi, hayvanlara uygulanan tecavüzün de normalleştirilmesine neden olmaktadır. Hayvanların bizim için var oldukları zihniyeti ile ilerleyen bir toplumun hayvanı beslenmek, barınmak ve giyinmek gibi temel ihtiyaçları için kullanmaları normal karşılanırken,  hayvanları cinsel ihtiyaçları için kullanmaları şaşırtmamalıdır. Hayvanların ve insanların özgürleşebilmesi için ‘normlarımızı’, inandığımız felsefe üzerinden değerlendirmemiz gerekir.

Aç gözlülük yani aparigraha ilkesini ihlal eden nedenlerden en büyüğü, damak tadımıza olan düşkünlüğümüz ve toplumsal normlarımızdır. Her zaman daha fazlasına sahip olanın daha saygıdeğer olduğu düşüncesini araştırmak için ilk yerleşik düzeni incelememiz gerekir. İhtiyacı olmasa bile istifliyor olmak, o zamandan günümüze şekil değiştirip dönüşerek süregelmiştir. İnsanların kendi bedenini istiflemek için en korunaklı alan olarak görmesi, özellikle ABD’de her gün giderek büyüyen ‘obezite’ hastalığının artan ivmesini açıklamaktadır. Özellikle hayvansal gıda tüketiminin zenginlik göstergesi olarak algılandığı insanlık tarihinde; hayvansal gıdalardan fırsat bulup da deneyemediğimiz bitkisel kaynaklı gıdaların ‘damak tadımıza uygun olmayacağı’ ön kabulü ile hareket etmemiz son derece olağan. İnsanların daha fazlasına olan ihtiyacının nedenleri gerekçeleri değişse de sonu gelmemiştir. Balıkçılık sektöründe tüketmemelerine rağmen öldürülen 4,5 milyon hedef dışı deniz canlısını ya da örneğin spor adı altında alınan yaşamların kahramanı avcılık sektörünü düşündüğümüzde; insanlar kibrinden vazgeçmediği sürece bedelini her zamanki gibi hayvanlar ödemeye devam edecektir.

Bu çok özet bilgiler ışığında bile aslında yoganın, günümüz koşullarında veganizm felsefesini benimsediğini, yoga ve veganizmin birbirine paralel ilerleyen iki yaklaşım olduğunu görebiliriz. Herhangi bir din, herhangi bir felsefe insan kullanımı için hayvanların köleleştirilmesini mantık çerçevesinde açıklayamaz.

‘Şüphesiz eğer ki hayvanların dini olsaydı; şeytanı insan şeklinde hayal ederdi’
William Ralph İnge